Târih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Târih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Patlamış mısır ambarından uydurmalar | Kadir Mısıroğlu'nun kafasına buyruk bilgi sunumları...



Önce Kadir Mısıroğlu'nun 16 Eylül 2011'de, resmi Facebook sayfasında, yanlış bilgiler ve yorumlamalar ile yayınladığı yayını alıntılıyoruz:


BİR MAZLUM PADİŞAH SULTAN II.ABDÜLHAMİD HAN
( 19. DİPNOT ) - Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri


Biz şahsen Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kacar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir-ikisini nakledelim:


Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesîle ile medh u senâ eder ve:

“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:

Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:

-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:

“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)’ın olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttalî olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim, şöyle ki:

1960’lı yıllarda Serencebey’de Mazhar Paşa Sokağı’nda oturuyordum. Burası Şeyh Zâfirî Tekkesi’ne çok yakındı. Arada sırada sabah ve yatsı namazlarına, aslında bir Şâzelî Tekkesi olan Ertuğrul Câmii’ne giderdim. O sırada Beyrut ve Şam’da giriştiği bir ticâretten muvaffakiyetsizliğe uğrayarak İstanbul’a dönmüş bulunan Halil Zâfir, bu câmiin hemen yanıbaşındaki Şeyh Zâfirî Konağı’nda münzevîyâne bir hayat yaşıyor ve beş vakit bu câmi-i şerife devam ediyordu. Burada ahbap olduk.

Bazı yatsı namazlarından sonra beni konağa dâvet eder, Sultan II. Abdülhamid merhumun Yıldız Sarayı’ndaki marangozhânesinde imal edilmiş olan eşyâlarla lebâleb dolu olan bir salonda uzun uzun sohbetlere dalardık. Bir gün Halil Bey, konağın üst katına çıkarak hasırdan mâmul bir zenbille döndü. Bunun içi, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Şeyh Zâfirî Efendi’ye, O’nun vefâtından sonra da oğullarına yazılmış olan mektuplarla doluydu. Bunları tetkik ederken bir mektup, hayretimi mucip oldu:

Halil Bey, Şeyh Zâfirî’nin ondört evlâdından birinin oğluydu. O’nun söylediğine göre, dedesinin vefâtından sonra Padişah, babası ve amcalarını huzuruna çağırarak:

“-Babanızdan sonra kime râbıta yapacağınızı merhum Şeyh Hazretleri size söylemiş miydi?” diye sormuş. Onların da:
“-Hayır!..” cevabını vermeleri üzerine:

“-Rabıtayı bana yapacaksınız. O’nun yerine ben tâyin olundum. Size söylemiş olması lâzımdı.” demiş.

Bundan dolayı Şeyh Zâfirî’nin evlâtları her vesile ile Sultan’ı ziyârete giderler ve O’nunla temâsı kesmezlermiş. Padişah, aynen Şeyh’inin sağlığındaki gibi her Ramazan mutlaka bir kere bu konağa iftara gelirmiş. O gelmeden önce de konağa, saraydan tabla tabla yemekler gönderilirmiş. Bunları anlatan Halil Zâfir, Padişah’ın zaman zaman babası ve amcalarını, eski tâbirle “berâ-yı mâlumât” bazı şeylerden mektupla haberdar edermiş. Hasır zembilde beni hayrete düşüren mektuplardan biri de bu mâhiyette idi. Mektubu, birlikte tekrar tekrar okuduk. Saltanatının son zamanlarında yazıldığı anlaşılan bu mektupta Sultan diyordu ki:

Evlâtlarım!.. Hareket Ordusu’na karşı bir şey yapmadığımdan dolayı bazıları hakkımda itâle-i kelâmda (sözlü tecâvüzde) bulunurlarmış. Sakın siz, böylelerine kapılmayın. Evet, ben o güruh karşısında hareketsiz kaldım. Çünkü onların en ön safında Hızır –aleyhisselâm-’ın yürüdüğünü gördüm ve anladım ki, ne olacaksa olacaktır. Bu bir kader icabıdır. Karşı çıkıp ibâdullâhın kanlarının heder olmasına sebep olmak istemedim.”

Halil Zâfir Bey’den, bu mektubu bana vermesi için pek çok ricâda bulundum.
“- Bunların hepsini sana vereceğim, sabret!..” dedi.
Hakikaten o sırada, sanki ölümünü hissetmişcesine bazı tasfiye hareketleri yapıyordu.

Ertuğrul Câmi-i Şerifi tekke iken üst katında zengin bir kütüphâne varmış Tekkelerin kapatılmasından sonra burasını ilk mektep yapmışlar. Halil Bey’in babası da kitapları, konağın üst katına taşımış. Halil Bey, bu sırada bazı yazma Kur’ân-ı Kerîm’lerle birlikte nâdide eserleri Topkapı Sarayı’na götürüp teslim etmişti ki, aldığı makbuzları bana da göstermişti. 

Bu arada bana da zaman zaman tarihle ilgili bazı kitaplar veriyor, mektupla ilgili talebimi ise:

-Kütüphâneyi tasfiye ediyorum; evrak kısmını sana vereceğim. Biraz sabret!..” diyordu.

Ne yazık ki, kısa bir müddet sonra vefat etti. Geride meczûbe bir hanım bıraktı. Esâsen evlâdı yoktu. Bu kadına lâf anlatıp zikri geçen mektubu elde etmek için vâkî mürâcaatlarım boşa gitti.

Sultan II. Abdülhamid merhumun şu beyânıyla zâhir olan kalb gözü açıklığını kızı Ayşe Sultan da, şu sözleriyle teyid etmektedir:

“Babamın çok nasihatını aldım. Aklına her zaman hayran kaldım. Görüşü çok kuvvetli idi. İleriyi keşfedecek kadar keskin görüşlü idi. Kerâmet sahibi denilebilirdi. O zaman söylediklerinin hakikat olduğunu zaman bize isbat etti.” (Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh. 154)

Yine Halil Bey’in sağlığında Nâmık Paşa’nın kızından aynı konakta bir keramet nakline de şâhid olmuşumdur ki, bunu da ileride nakledeceğim. (Kadir Mısıroğlu, Resmi Facebook sayfası, 16 Eylül 2011)

*****

Bu tür yalan yanlış bilgiler, çok sağlam bilgiler imiş gibi, ancak patlamış mısır ambarında bulunup millete sunulabilir...
KALEMİ ELİNE ALAN KAFASINA GÖRE YAZIYOR...
2. meşrutiyetin ilanı sırasında üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri sadece 20 yaşında ve halen medrese talebesi... Bu gerçek, zahmetsizce meydana çıkarılabilecek bir somut gerçek. Yani Mısıroğlu, sağdan soldan elde ettiği bilgileri -her gerçek tarihçinin yapması gerektiği gibi- önce bir teraziye koysa, her meselede objektif olmak gayretinde olsa ve sağlamalar yapsa da, her meselede kendi kabullenmek istediği gibi yalan yanlış bilgiler derlemese, bu yazı daha baştan biter.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin o vakitte "Tesbihçi Dede" diye bir müridi yok. O vakitte hiç müridi yok. Manevi emaneti de almış değil. Tesbihçi Dede denilen zat-ı muhterem, Süleyman Efendinin mürşidi olan İbn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin talebesi-müridi...
Ayrıca, Sultan Abdülhamid Han'ın Hareket ordusuna karşılık vermemesi, şeyhi ibn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin "Evladım bu milet azaba müstehak oldu. Sen şimdi bu çapulcu ordusunu darmadağın edersin lakin bunlar toplanıp yine gelirler. İyisi mi tahtı terk et" demesi nedeni ile... Başında Hızır aleyhisselam olması nedeni ile falan değil. Dahası, Yahudi merkezi ve gizli Yahudi merkezi Selanik'ten gelen ve adına Hareket ordusu denilen o ordu ezici çoğunluğu ile Sabetayist hainlerden, masonlardan ve dağa çıkmış Bulgar eşkıyalarından toplama bir ordu idi. Hızır aleyhisselam kardeş kanı dökülmesine mani olacak olsa;
- Gelen ordu ekseriyetle gayri müslimlerden ve hatta kırılıp geçilecek eşkıyalardan oluşuyor.


- Hızır aleyhisselam bu ordunun başında gözükmek yerine zaten veli olan Abdülhamid han'a gözükür. Ya da "Evladım müdahale etme" diye talimat veren devrin mürşidi ile birlikte görünür.

Kadir Mısıroğlu'nun, muhatap olduğu pek çok kişiyi de anlamak istediği kadar anladığını, kendisine çok asilce yardımcı olan Müslümanları yeterince anlamadığını, anlamak istediği kadar anladığını hatta bu zatları yeterince/gereğince anmadığını, böyle muhterem zatların başında da merhum Kemal Kacar'ın geldiğini daha önceki yazılarımda misalleri ile anlatmıştım. Mesela bu patlamış mısır çakma üstadın en çok övündüğü ve Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım isimli eserini basmasını sağlayan ve 32 bin lira gibi çok ciddi miktarda para desteği veren Kemal Kacar'ı vefanın gereği olarak yeterince andığını söylemek mümkün değil.

Patlamış mısır çakma üstad Mısıroğlu, merhum Kemal Kacar'dan gereğince istifade edebilmiş olsa, Süleyman Efendi'den önceki hakiki mürşid-i kamil olan ibn-i Mevlana Siracüddin hazretleri zamanındaki olayların perde arkasına da, Süleyman Efendi hazretlerinin manevi vazifeli olduğu zamanda dönen olayların perde arkasına da, kimsenin uydurma hatıralarına ve hiçbir zaman elde edilemeyecek uydurma mektuplarına bakmak ve peşinde koşmak çilesi çekmeden vakıf olabilirdi. 

Sultan Abdülhamd Han'ın devrin hakiki mürşidi kamili olan Mevlana Siracüddin hazretlerine intisap etmeden önce, hakiki mürşidi kamili arayarak pek çok tarikata girdiği gerçektir. Lakin bunların tamamından daha sonra uzaklaşmıştır. Bir takım mektuplar hatta hediyeler bile olabilir bu süreçte... Ama "Babanız-şeyhiniz vefat etti. Artık bana rabıta yapacaksınız" dediğine ve buna inanıp aktaran patlamış mısıra, tasavvuf yolunun çocukları bile sadece gülüp geçerler. Tarikatın, tasavvufun, mürşidin, müceddidin, kutbun, kutbul aktabın, divan-ı salihin'in v.b. makamların ve tabilerin ne demek olduğunu zarurui seviyede ve doğru şekilde öğrenebilmiş biri bu uydurmaları asla yazıp hayırlı bir şey yapıyormuş gibi görünüp bu sahalarda oluşmuş yangına körükle gitmez. Bunun da dehşet bir vebali vardır. Buna İmam-ı Rabbani hazretleri "yol kesmek" diyor. Ama Kadir Mısıroğlu, gazetesi Ali Eren ile olan bir münazarasında kaynak olarak İmam-ı Rabbani hazretlerini ve mektubatını gösteren Ali Eren'e "Hoca! Sen de şu adamı bir karıştırma" diye karşılık verebiliyor. 


Bu tarz bilgiler, bu tarz uydurmalar, bu şekilde işine geleni, ispat edemediği halde hemen kesin doğrular gibi yazıp, işine gelmeyen yüzlerce ciddi husustaki ispatı bir ömür görmeyen hareket tarzı, anca patlamış mısır ambarının üstadında bulunur. Anca,  son günlerdeki ispatlı tenkilerimiz ile iyice patlamış mısıra döndürdüğümüz Kadir Mısıroğlu'nun imalathanesinde bulunabilir. Nazım Kıbrisi gibi hain bir şarlatanı, şeriatın en meşhur hükümleri ile bile alay edip dalga geçen bir sahtekarı, peşine takip cehenneme sürüklediği on binlerce müslüman ile dalgasın geçen bir sahtekarı, bütün melaneti meydanda olduğu halde hala Allah dostu diye tanıtan Kadir Mısıroğlu'nun, üstazımızı ve Abdülhamid Han amcamızı bu şekilde anlatması yadırganacak bir durum değil. Gayet tabii ve kendisinden beklenecek bir hareket tarzı... 

Mehmet Fahri Sertkaya




Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,

Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,

Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,
                   necip fazıl kısakürek kumarhanede basıldı


Ona neden "Köpek" dendi.

Çok masraflı bir kiralık kalem; Necip Fazıl Kısakürek...

Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi...

Necip'in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip'in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl'a müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl... Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 

Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem... 

İşte anlaşılan o ki, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bu kadar samimiyetsiz oluşundan, bu kadar içi dışı başka hareket edişinden dolayı, bu kadar nasipsiz oluşundan dolayı Necip Fazıl için "Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz" demiş. Ayrıca "Köpek de kurt cinsindendir. Lakin sürüyü kurttan korur" buyurmuş. 

Necip, ne kadar güzel insanların arasına girebilmektedir, ne kadar güzel meseleleri -sağdan soldan kopyalayarak da olsa- anlatıp kitaplarında ve konferanslarında izah etmektedir. Bu nasıl bir samimiyetsizliktir ki, bunları yıllarca yaparken bile, bu kadar güzel insanlarla değil,  aslında insanlıktan bile çıkmış dostları ile huzur bulabilmektedir. Çok tuhaf...

Kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden sonraki dönemde bile, Adıtürk'ün resmini hayranlıkla kapak yapabilmesi, onun içinin ve dışının farklı olduğunu gösterir alametlerdir. Kim bilir belki de onu en yakından tanıyanlardan biri olan Süleyman Efendi hazretleri onun münafık olduğuna hükmedip "köpek" demiştir. Çünkü o derece ilimde, ihlasta, takvada zirve şahsiyetler, bir mü'minin ameli ne kadar kötü olursa olsun,  hatta ameli lanet edilecek derecede kötü olursa olsun, şahsına değil ameline söz söylenmesi gerektiğini ya lanet edilmesi gerektiğini en iyi bilen kişilerdir. 

Necip'in birbirine tezat tek hareketi bu dergi kapağı da değildir. Sözde hidayetinden onlarca sene sonra bile, onlarca farklı yerde, içindeki sesi bastıramayıp İslam karşıtlarını savunabilmiş ve destekleyebilmiştir. 

Hizmet parasının heba edildiğini düşünerek, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine gelip, Necip Fazıl Kısakürek'ten şikayetçi olanların, vaziyeti anlaması için de o mübarek zat, davanın o asıl çilekeşi "Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için yazsa" demiş, müslümanların garip ve güçsüz olduğu zamanlarda, Necip Fazıl gibi kişilerin, çok masraflı da olsa maddi olarak beslenmesi ve hizmete kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Süleyman efendi hazretleri harp hukukunu ve dar'ül harp hukukunu en iyi bilen, harbin hilelerini de en iyi bilen ve uygulayıp en güzel şekilde örnek teşkil eden kişi olmuştur.

Süleyman Efendi bunu sadece Necip Fazıl için de yapmamış, o devirde büyük dava adamı olarak öne çıkmış gözüken ve kalemi ve dili ile İslam'ı müdafaa ettiği görülen pek çok kişiyi, aslında parasını verip yakınında tutmuş ve bu dava için kullanmıştır. Cevat Rıfat Atılhan bile bunlardan biridir. Oysa onu yakından tanıyanların anlattıklarına bakarsak, Cevat Rıfat, palavracının tekidir. Dinle, İslam'la, dava ile, memleket davası ile alakası olmayan birisidir. Zaten Necip Fazıl da ona Cinnet Müstatili isimli son derece lüzumsuz kitabında kafir der. Cevat Rıfat da Necip Fazıl'ı adamdan ve müslümandan saymaz ve kafir derdi.

Bunların aynı ceza evinin aynı koğuşunda yattıkları zaman hallerine en yakından şahit olan kişi Hüseyin Üzmez'dir. Bütün bunları, gencecik yaşında Sabetayist Ahmet Emin Yalman'ı vurarak ceza evine giren ve bunu Necip Fazıl Kısakürek ile Cevat Rıfat Atılhan gibilerin yazdıklarından etkilenerek yapan Hüseyin Üzmez de görür. Hayal alemi sarsılır, üstad bildikleri kişiler böyle çıkınca büyük sarsıntı geçirir. Kendi anlattığına göre bunlarla aynı koğuşta iken yaklaşık bir sene "Bunlar insan değil, bunların davası dava değil" diyerek İslam'ı bile inkara çalışır. Tabii ki bu mümkün olmaz ve yazılarını okuyarak gözünde devleştirdiği kişilerin aslında cüce olduklarını kabul edip davasının mücadelesini vermeye devam eder. Bütün bunları "Şu Bizimkiler" isimli kitabında son derece samimi bir üslupla ve ayrıntılı olarak anlatır.

Devrin şartlarını iyi tahlil edenler (ki o zamanın şartlarını izah eden onlarca yazı yazdım bu güne kadar) Süleyman Efendi hazretlerinin, tıpkı Sultan Abdülhamid han gibi, gerçekçi ve en mükemmel siyaseti tatbik ettiğini görebilirler. Sadece şu son birkaç cümlemde kastettiklerimi açarak gereğince izah etmeye kalksam, aylarca sesli anlatılabilecek kadar mesele var. Tartışılamayacak olan mesele de şu ki, olağan üstü hal durumunda parası bol bol verilerek kullanılan bu isimlerin, bundan böyle gerçek yüzleri ile tanınmaları gerekiyor. İslam davasının önderleri, çilekeşleri, üstadları olarak anılmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. 

(Not; Ben hiç kimseye köpek demedim bu yazıda. Bu sözü söyleyen Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kendisidir ve bu bilginin onlarca farklı ispatı mevcuttur. Ben Necip Fazıl'ı ya da yazıda ismi geçen diğer şahısların hiç birini dünya gözü ile görmedim. Görenlerin anlattıklarını, objektif olarak aktardım. Bu hususun altı iyice çizilmeli. Bundan sonrasında, bu yazıyı okuduktan sonra, herkesin görüşü, inanışı kendine.. O kısmı beni alakadar etmiyor.)


Mehmet Fahri Sertkaya | www.AkademiDergisi.com


YAZIKLAR OLSUN! YAZIKLAR OLSUN! YAZIKLAR OLSUN!
Bu kadarını da bilmiyordum. Bu videosunu ve sözlerini daha bu gün gördüm-duydum.
Ehli sünnet hiçbir tarihçinin ya da din aliminin, bu gibi sözler söylediğine denk gelmedim. Kendisini siyaset işlerinde her ama herkesin üzerinde gören "Bir kişi maneviyatta yüksek olabilir ama siyaset sahası çok başkadır" derken "Ben onların hepsinden daha iyi siyaset bilirim" algısı oluşturan bir tavır ve üslup ile, müctehid(mezhep imamı seviyesinde ve ictihad yapacak derecede alim) olmadığı halde ictihadi meselelerde bile kendince görüş beyan eden (kaldı ki gercek müctehidler bile birbirlerinin ictihadlarına dil uzatmazlar. Zira müctehid hata ederse bile günah yoktur ve hata ederse bile sevap vardır. Bu, Allah'ın bu ümmete rahmetidir) ve müctehidleri değerlendirme ve kıyas etmek hakkını kendinde gören, tarihi, siyaseti geçtik fıkıhta da kendinden yukarıda birini kabul etmediği hissine kapılmışlığı açıkça gözüken(halbu ki fıkhi pek çok konuda gülünüp geçilesi yorumları var) bu bedbahtın haline acımak, müslümanlara ve gelecek müslüman nesillere acımamaktır.

En komiği de şu ki, geçelim o yılları doğru düzgün tahlil edebilecek ilim, kültür, maneviyat ve şuura sahip olmasını, kendi zamanında yaşanan yüzlerce hadiseyi ve şahsı doğru yorumlayamamış bir aciz iken o dilini dört halifeye ve icraatlarına hatta ictihadlarına da uzatıyor. Tayyip'in Yahudilerden, Yahudilerden başkasına ilk defa verilmiş olan üstün cesaret ödülü aldığını, bu ödülü alışının üzerinden 8-10 sene geçtikten sonra, bir okuyucusunun sorusu üzerine öğrenen "Ben öyle bir şey duymadım. Ha almışsa da şundan bundan dolayı almıştır." deyip inanılmaz bir cehalet, nefsaniyet ve samimiyetsizlik örneği sergileyen, Nazım Kıbrısi gibi şeriatın en meşhur emir ve yasaklarına uymayıp bir de dalga geçersine hareket eden bir pisliği Allah dostu ilan eden, Said-i Nursi gibi Kütüb-ü Sitte'nin hangi eserlerden oluştuğunu bile bilmeyen ya da "Müslüman Hristiyan" diye küfre sebep bir tabir uydurmuş bir yarım akıllı cahil ve deliyi "Bediüzzaman" ilan edebilen, ömürleri boyunca islama hizmet için inanılmaz çileler çekmiş pek çok islam kahramanı ehli sünnet müslümana "Mel'un" diyebilen, bir seferinde "Ben geçmişte yaşıyorum bana uzak tarihi sorun" diyen, öbür programda "Ben yakın tarih üzerine uzmanım" deyip bir önceki programda konuştuğunu yalanlayan, rezillikleri, cahillikleri, samimiyetsizlikleri tam olarak anlatılması için birkaç cilt eser yazılması gereken bu şahıs mı Hz. Ali'nin ya da Hz. Osman'ın devlet meselelerinde ya da ceza hukukunda hatalı olduğunu anlayıp değerlendirebilecek...

İşte kırk yıldır adam zan ettiği, dava adamı zan ettiği kişilerin gerçek yüzlerini altı koca senedir, herkesi sus pus hale sokacak katiyette-kesinlikte izah ve ispat ediyoruz da, işine gelen kısımalrı kitaplarına kocaman kocaman iktibas ediyor da, diğer pek çok hususa ne itiraz edebildiğini ne de bu ispatları kabul edip gereğini yapabildiğini görüyoruz.
Mevdudi denilen sapık şiinin ne olduğu çoktan belli olduğu bir dönemde, onun fıkha dair kitabını tercüme ettirip kendi yayınevinden basan ve onlarca yıldır hata yapmış olduğunu kabullenememek ve çakma üstadlığına halel gelmesin diye bu kitabı yayından kaldırmayan kişi mi Hz. Ali'nin hatalarını(!) bulabilecek? Bu nefsaniyet, bu cahillik mi hadislerde "İlmin kapısı" denilen hz. Ali'yi ceza hukuku hususunda tartabilecek?
Yanlış anlaşılmasın. Biz de kimseyi ilahlaştırmıyoruz. İnsan olan herkes, hatta peygamberler bile hata yapar. Peygamberlerde bile zelle denilen ve günah derecesinde olmayan küçük kusurlar ve hatalar sadır olur. Dört halifede de elbette hata ve günah olabilir. Mürşidi kamiller bile hata eder ve günah da işler. Ama onların hatalarını, bu şahıs gibi lafı ve icraatı birbirine zıt, samimiyetten çok uzak, yüzünde bir gram nur ya da secde izi görülmeyen, kendine bile acımayıp melanet bir sigarayı yoğun olarak içip emanet bedenini kapkara zift yapan, vatana ihanet halindeki siyasal islamcıları ölümüne savunan, daha gerçekte ne olduğunu hizmetlerimiz vesilesi ile anladığı Atatürkçülüğü bir başına yıktığını zan eden ve öyle bir görüntüyü sürekli vermeye çalışan bir düşük mü bulabilecek?
Yazıklar olsun diyorum, başka bir şey demiyorum. Seyyid Kutup denilen, kendi gibi cahilin teki iken her ama her meselede görüş beyan edip kitaplar yazan ve kendi gibi Hz. Osman'a iftiralar atan müfteri alçağı neden müdafaa ettiği, yıllardır bilumum sapıkların ve cahillerin kitaplarını basıp sattığı halde neden "Bu bir sebil yayınıdır" deyip algı operasyonu yaptığı çok daha iyi anlaşılıyor.

Bir idarecinin, iktidarı boyunca başarılı olup olmadığı da toprak fethedip etmediği ya da ne kadar fethedip etmediği ile mi ölçülür? 


Ya da bir insan halim selim bir meşrebe-tabiata sahip ise, bu onun mutlaka bu nedenle idarecilik yapamayacağı anlamına mı gelir? Ömer bin Abdülaziz diye saymaya başlarsak yüzlerce başarılı müslüman idarecinin tamamı Hz. Ömer tabiatlı, haşin, elini masaya vuran mizaçta kişiler midir? Son dönemden örnek verirsek Sultan 2. Abdülhamid kaç kere elini masaya vurmuştur da mükemmel idareci olmuştur ve çoktan yıkılmış bir devleti 33 sene daha ayakta tutmuştur. Ya da kaç fetihle ne kadar toprak almıştır? Mizacı da en az Hz. Osman kadar hali selim olan Abdülhamid Han da mı beceriksizin tekidir? Bu şaşkının bu sözleri nasıl bir cahilliktir? Her yiğidin yoğurt yiyişi başka ise, bu yiğitliklerine zara verir mi? Hepsinden önemlisi Hz. Ebubekir bile sert mizaçlı mı idi? Yoksa onu da mı "Yumuşak mizaçlı idi. Dirayet gösteremezdi. Ezikti. Yapamadı. Başaramadı. Türlü vebale girdi" manasına gelen ve "Ben daha iyisini yapardım" algısı oluşturan hakaretleri ve cahilliği ile tenkit edecek?


Şu saaten sonra şuna üstad ve ehli sünnet diyenlere hiç cevap vermem ve güler geçerim. Ehli sünnetin alameti, emr-i peygamberi gereği, sahabelerin hiçbirine dil uzatmamaktır. Hataları olsa da dil uzatmamaktır ki bu şaşkın hata zan ettiği hususlarda dil uzatıyor ve tokadı sağlam yiyecek kadar arsızca uzatıyor. Ben bu adamda yalan, iftira, enaniyet, kibir, dünya hırsı, cahillik, sıkışınca uydurup durma, birbirini sürekli yalanlayan açıklamalarda bulunma, hastalık derecesinde asabiyet dahil çok ciddi sıkıntıları gördüm görüyorum. Sonunun Seyyid Kutup'tan bile beter olmasını Mevla Teala da hz. Osman'ın ve Hz. Ali'nin yüzü suyu hürmetine niyaz ediyorum.


Mehmet Fahri Sertkaya

test yayınıdır.


Yaz olması dolayısıyle, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tâğî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said’e:

-Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir:

-Efendim, şu tekkede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.

Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.

["Sel, yükseklere düşman olduğu gibi, ilim de kibirlenen öğrencilerin düşmanıdır."
İlim, ancak tevazu göstermek ve dinlemek ile elde edilir.
İmam-ı Gazali - İhya-i Ulumiddin]
____

(...) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe
başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: "Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır.

İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife.

Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV




"Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkate isnadıyla tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum " 
Şualar | On Üçüncü Şuâ | 303 

"... nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum sultan hamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim." 
Şualar | On Dördüncü Şuâ | 426

Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV

Kendisi Evli, Metresi Evli... Metresinden bir çocuk bekliyor ama bu arada İstanbul Emniyet Müdürünün eşini de metres ediniyor: Ali Adnan Menderes

Adnan Menderes hava
Adnan Menderes hava


Kendisi Evli, Metresi Evli... Kendinin zaten çocuğu var, metresinin de çocuğu var... Kendi 50, metresi ise 25 yaşında... Metresinden veled-i zina bir çocuk bekliyor ama bu arada İstanbul Emniyet Müdürünün eşini de metres ediniyor, bu adam(!) hiç ama hiç boş durmuyor ve bütün sefil/rezil yaşamına rağmen Müslüman gençliğe kahraman olarak tanıtılıyor: Ali Adnan Menderes...

Can Dündar'dan okuyoruz ve Adnan Menderes'in toplum ahlakını zedeleyecek, genç nesillere kötü örnek olacak bir çok yüz karası kötü hareketini "aşk" ve "sevgi" gibi insani kelimelerle örtmeye çalışmasını kınıyoruz... Menderes'in, metresi Ayhan Aydan'ın hamileliği sırasında yine evli olan İstanbul Emniyet Müdürünün eşi ile de ilişkiye girmesini hiç yorumlamamasını da manidar buluyoruz...

_____

Ayhan Aydan
82 yaşındaki Ayhan Aydan, Menderes'in resmini başucunda saklıyor Her akşam onun için dua ediyorum

Bir dönem Başbakan'ın sevgilisi olmuş Ayhan Aydan, hâlâ onun resmini başucunda saklıyordu. Gerekçesini "Sevgililer Günü"ne yaraşır, sade bir cümleyle açıkladı: "Onu çok sevdim!"
Uçağım İzmir "Adnan Menderes" Havaalanı'na iniyor. Birazdan, havaalanına adını veren Başbakan'ın sevgilisiyle buluşacağım. Ayrılmalarından tam 50 yıl sonra...
1990'da "Demirkırat" belgeselini yaparken aramıştık.
Görüşmek istememişti.
Sonraki yıllar boyunca hem kendisinin, hem Menderes'in akrabalarıyla, yakın arkadaşlarıyla konuştum. Ona dair anıları dinledim. 
Adnan Menderes'le aşklarına dair yazılan romanları okudum, sahnelenen oyunları seyrettim.
Yassıada tutanaklarını, gazete haberlerini elden geçirdim.

Gazetecilere yasak kapı
Herkes öykünün bir kısmını biliyordu. Lakin bütün verileri bir araya toplayınca ortaya gerçekten trajik bir aşk hikâyesi çıkıyordu.
Geçen 15 yılda konuya ısrarlı ilgim karşısında birkaç kez telefonla görüşmeye razı olmuştu.
Yüz yüze görüşme ise, nihayet ılık kış güneşinin ısıttığı bugün İzmir'de gerçekleşecekti.
Alsancak'taki deniz manzaralı dairenin kapısını çaldığımda heyecanlıydım.
Bir dönemin tanığıydı içerideki kadın...
Üstelik o dönem kapandıktan sonra kendisi de içine kapanmış, o dönem hakkında konuşmayı, anılarını yazmayı hep reddetmiş, fotoğraf çektirmemiş, evine gazeteci sokmamış, ısrarla susmuş, susmuştu.
Bir ayrıcalığı yaşadığımın farkındaydım.
Rahatsızdı. Geniş, ışıklı salonun kanepesinde uzanmıştı. 
Çıkık elmacık kemiklerinin biçimlendirdiği yüz örtüsü yılların yorgunluğunu ele verse de, yarım asır önce opera sahnelerini titreten billur sesi tazeliğini koruyordu.
Evin duvarlarında, 50 yıl önce Başbakan'ı baştan çıkaran o Ava Gardner çehresi gülümsüyordu. Bir de yağlıboya tablolarla son eşinin fotoğrafları...
Sehpalarda biblo filler vardı; başucunda her daim yanında olmuş vefakâr arkadaşları...
Servete boğulmuş bir mazi alameti yoktu ortalıkta; tersine tevazuun işaretleri vardı.

Suskun kahraman
Sırlarını mezara götürmeye yeminli insanlara saygım sonsuzdur.
Asla üstelemem. Mahremiyete girmem.
Ancak "Ayhan Aydan-Adnan Menderes ilişkisi", bir askeri müdahalenin hem de son derece sakil bir şekilde alenileştirdiği bir aşk...
Üstelik kahramanları sustukça dedikodunun pençesine düşmüş, yalan yanlış nakledilmiş, tarihe eksik kaydedilmiş bir ilişki...
Belki de bu görüşmeyi, samimiyetimin inandırıcı bulunması kadar, o yanlışların düzeltilmesi arzusuna da borçluydum.
"Nostaljik bir yolculuk" yaptık Ayhan Aydan'la...
82 yıllık bir ömrü, ilk basamaktan başlayarak adım adım tırmandık.
Sopranoluk günlerinin fotoğraflarına bakarken "Ne güzel günler geçirdik. Ah, gitti gençlik" sızlanması döküldü ağzından...
Bir fotoğrafta, Yassıada'da sevgilisine arkasını, hâkimlere önünü dönmüş bir şekilde "Adnan Menderes'i evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim" derken görünüyordu.
"Herkesin sustuğu dönemde bunları söylerken 'Başıma bir iş gelir' diye korkmadınız mı" dedim.
"Korkmadım" dedi ve ekledi:
"Bir iş gelecekse de Adnan Bey için gelsin dedim. Çünkü onu çok sevdim."

Gözyaşları
O sevgiyi hâlâ muska gibi yüreğinde taşıdığı belliydi.
Menderes'in fotoğrafı hâlâ yatağının başucundaydı.
Ve hâlâ her gün ona "Nur içinde yatsın" diye dualar ediyordu. 
Aydın Menderes'in "Ayhan Hanım'ın Yassıada'da Menderes'e olan sevgisine sahip çıkması, kendisini yücelten bir olaydır. Bütün Türk milletiyle birlikte ben de ailem de takdir ettik" sözlerini hatırlatınca gözleri doldu.
"Ağlattınız beni" diyerek mendiline davrandı.
Zaten bu imkânsız aşk, doğduğu günden beri neredeyse sadece gözyaşlarıyla sulanmıştı.
Çapkın Menderes polis takibinde...

Adnan Menderes çapkın bir adamdı.
Bu, hem tanıkların, hem belgelerin doğruladığı bir gerçek...
Tempo'da (10 Şubat 2006) bu çapkınlığın devlet kayıtlarına nasıl geçtiğine dair bir haber var.
Daha 1946'da CHP, "DP milletvekili Menderes"i takibe almış.
Emniyet Müdürlüğü'nün 27.11.1946 tarihli izleme raporu şöyle başlıyor:
"Menderes saat 9.05'te otelden ayrılıp Mukaddes'in oturduğu apartmana girmiştir. Saat 19.00'da iç fenerler söndürülmüştür."
"Mukaddes", Menderes'in 1940'lardaki aşkı...
12 yıl süren bu ilişki Menderes'in Ayhan Aydan'la tanışmasıyla sona ermiş.
Belgeler kanıtlıyor ki, devlet daha 1946'da Menderes'in aşk hayatının peşindeymiş.
İlginçtir, 1960'ta Menderes devrildiğinde Ayhan Aydan'la aşkını ortalığa döken de yine aynı devlet olacaktı.
Barajda tanıştılar
Adnan Menderes, Başbakan olduktan kısa bir süre sonra tanıştı Ayhan Aydan'la...
Tanışma yeri, Ankara'nın 50'lerdeki sayfiye yeri Çubuk Barajı'ydı.
Barajda Ayhan Aydan'ın akrabası olan Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge bir davet veriyordu. Başkent'in göz alıcı lirik sopranosu Ayhan Aydan da operadan arkadaşlarıyla oradaydı. Hastalıktan yeni kalkmış, biraz da gönülsüz gelmişti. Eğlenceli masa kahkahalarla çınlarken davete Başbakan Menderes geldi. Genel Müdür, Başbakan'ı karşılarken Ayhan Aydan'ın "Mithat amca!" seslenişiyle operacıların masaya yöneldiler.
Herkes ayağa kalktı.
Başbakan masaya davet edildi.
Menderes daveti kabul etti ama baş köşeye değil, gözüne ilişen güzel sopranonun sandalyesine talip oldu.
Aydan bu ilgiyi görünce "Koltuğumda gözünüz var galiba" diye espri yaptı. 
Bir süre sonra Aydan'ın ev telefonu çaldı. Telefonu evde bulunan arkadaşı Şadan Candar açtı. 
Tanıdık bir ses Ayhan Hanım'ı istedi.
"Kim arıyor" diye sordu Candar...
Telefondaki erkek, adını vermek istemedi.
Aydan, telefona gelince, meçhul arayıcının Başbakan olduğunu anladı. Hayranlık cümlelerinden sonra Menderes, bir süre şehir dışında olacağını, dönüşte aramak istediğini söyledi.

Bu numara geçerli mi?
"Yine bu numara geçerli olacak mı?" diye sordu. 
Bu, kibarca, "Boşanacak mısınız?" demekti. Çünkü Aydan, 6 yıldır orkestra şefi Hasan Ferit Alnar'la evliydi. Ancak tedavi gören eşinden ayrılmak üzereydi. Başbakan'a durumu izah eden şu cümleyi söyledi:
"Evet, bu numara her zaman geçerli olacak."
Artık 5 yıl boyunca Başbakan onu Sıhhıye, Sağlık Sokak adresindeki bu numaradan arayacaktı.
Sevgilisinin evine makam otosuyla geldi
Tanıştıklarında Menderes 50 yaşındaydı; Aydan 25...
Başbakan 20 yıldır evliydi; Aydan 6...
Menderes'in 3 oğlu vardı, Aydan'ın 1...
Aydan bunun bir "imkânsız ilişki" olduğunun farkındaydı. Ancak birkaç şey onu etkiledi: Biri Menderes'in ilk günden son güne dek süren kibarlığı, zarafetiydi.
Başbakan, tanıştıkları haftadan itibaren Sağlık Sokak'taki eve haftanın 2-3 günü çiçek göndermeye başladı. Çiçeklerin ne zaman solacağını takip ettiriyor, hemen tazelerini göndertiyordu. Asıl önemlisi, bu gelenek, ayrılmalarından sonra da sürecekti. Ta ki Başbakan Yassıada'ya düşüp çiçek gönderemez hale gelinceye kadar...
Daha da etkileyici olan, Menderes'in evli bir erkek olarak bu kadar rahat davranabilmesiydi. Başbakan, evi ilk ziyaretine "2" plakalı siyah makam arabasıyla gitmiş ve görüşmeden sonra, adeta dedikodulara meydan okurcasına Aydan'la sokağa çıkıp uzunca bir yürüyüş yapmıştı.
Böyle başladılar.

Yatma vakti evine giderdi
Artık Başbakan, resmi randevusu olmadığı akşamlarda iş çıkışı doğruca sevgilisinin evine gelecek, orada geç vakitlere kadar kalacak, sonra yatma vakti kendi evine gidecekti. Eşi ve çocuklarıyla kahvaltıda birlikte oluyordu.
Sağlık Sokak'taki eve kendisinden başka kim girse kıskanırdı. Bir seferinde Aydan bir gence iş için yardımcı olmaya kalktı diye kıyametleri koparmıştı. Operayı da bırakmasını istiyordu.
Buna karşın Ayhan Aydan da onu eşinden kıskanırdı.
Bir gün eşiyle bir davete katılacak olsa küser, bir süre görüşmezdi.
Belki de bu yüzden Menderes alyans takmaz, davetlere çoğu kez yalnız giderdi.
'Menderes o evde huzur bulurdu'
Dr. Mükerrem Sarol, Menderes'in sadece bakanı değil, en yakın arkadaşlarından biriydi.
Bülent Çaplı ile birlikte 1990'da "Demirkırat" belgeselini hazırlarken kendisiyle günler süren bir söyleşi yapmıştık. Orada Ayhan Aydan meselesi de açılmıştı. Ve Sarol, Menderes'in bu aşkta ne bulduğunu en samimi ifadelerle anlatmıştı:
"Adnan Bey çocukken Çine Çayı'nın kenarındaki salkım söğütlerin altına oturur, ağacın çaya sarkan dallarını, hayallerindeki Sarı Ayşe'nin saçlarına benzetirmiş. 
Hepimizin gençliğinde romantik bir dönem olmuştur. Ama Adnan Bey 17 yaşında harbe gitmiş, kolejde talebeyken de hiç flört yaşamamıştı. Belki de bu yüzden her türlü imkânın önüne serildiği ileri yaşlarında, ilk gençliğe yaraşan hareketlerde bulunurdu. Tabii bu, onda 40 yaşından sonra futbol oynamak gibi bir tesir yapardı. 
Ayhan Hanım'ı hakikaten derin bir aşkla seviyordu. Onda Sarı Ayşe'yi bulmuştu. Bu ilişkide nezahet vardı, hürriyet vardı, sevgi vardı. Seksle, menfaatle, eğlenceyle açıklanamayacak duygular vardı.
Adnan Bey, Ayhan Hanım'la gerçek bir romans yaşamıştır. Birçok kez evine birlikte gitmişizdir. Adnan Bey ona yorgun argın gelir, yüzünü yıkatır, rahat nefes aldırır, bir kadeh rakı verir. Adnan Bey orada, huzur dolu bir sevginin atmosferinde dinlenir. Bu derece ulviyet vardır orada...

Bir kuruş talep etmedi
Buna karşılık Ayhan Hanım, ondan tek kuruşluk bir talepte bulunmamıştır. Başvekilin sevgilisi olarak ne bir arkadaşının ne oğlunun ne kendisinin bir işini, isteğini, şikâyetini götürmemiştir. 
Oysa Adnan Bey'in senelik geliri o zaman 1.5 milyondu. Parayı harcayacak yeri yoktu. Yurtdışına, mesela Londra'ya gittiğimizde 'Ayhan Hanım'a bir hediye alalım' diye yalvarırdım, 'Olmaz doktorum, Scotland Yard arkamızdadır. Biz buraya vazife görmeye geldik' derdi.
9 saat yaşadı, cesedi makam aracıyla taşındı. Gizlice gömüldü!
Menderes'in bebeği bu mezarda yatıyor
Ayhan Aydan'ın Başbakan'dan olan bebeği doğumdan 9 saat sonra öldü. Aydan'ın 'dünya'sı, Cebeci'de kuytuda bir mezar, dosyada bir rakam, bir sahte isim olarak kaldı
Başbakan Menderes ve Ayhan Aydan, tanışmalarının ikinci yıldönümünü Ankara'da Marmara Köşkü'nün terasında kutladılar. Şampanyayı bizzat Menderes patlattı. Sevdiği kadına aqua marin taşlı bir kolye almıştı. Hatta evde boynuna takarken Ayhan Aydan'ın arkadaşı Sevim Apaydın "Ne güzel kolye" demiş, Adnan Bey, espriyle karşılık vermişti:
"Güzel, ama bu gerdanda güzel..."
Siyasetteki gibi, özel hayatında da iktidar, adeta gözünü karartmıştı. Bu ilişkiyi doludizgin yaşarken hiçbir şeyden çekinmiyordu.
Ayhan Aydan'ın kardeşi Adnan, yasak aşkın sürmesine karşıydı.
İlişki, Cumhurbaşkanı Bayar'ın kulağına da gitmiş, o da "Muhalefetin kulağına gider" diye bu ilişkinin bitmesini istemişti.
Zaten bunca bilinen bir ilişkinin hâlâ açığa çıkmaması şaşılacak şeydi. Nihayet muhalefet bu "önemli koz"u keşfetti.
Ulus'un başyazarı CHP'li Nihat Erim, gazetedekilerden Menderes'i sevgilisinin evine girerken fotoğraflamalarını istedi.
Ulus muhabiri Cüneyt Arcayürek, foto muhabiri Hüseyin Ezer'le Sağlık Sokağı'na üs kurdu. Evin karşısındaki Sağlık Bakanlığı'nın duvarında 2 günlük bekleyiş hüsranla sonuçlandı. Başbakan gelmedi.
Bunun üzerine, aynı zamanda Yeni Sabah'a çalışan Ezer, daha kolay bir yol buldu. Ayhan Aydan'dan "opera konuşmak üzere" randevu istedi. Eve girdi. Ev sahibesi, kahve yapmak için mutfağa gittiğinde büfedeki çerçevede duran Menderes fotoğrafını gördü ve deklanşöre bastı.
Fotoğrafın üstünde Başbakan'ın el yazısıyla şu not vardı:
"Severek ve en iyi temennilerimle... Ayhancığıma..."

İnönü devrede
Aranan koz bulunmuştu. Erim hemen bu fotoğrafı el ilanı halinde Anadolu'ya dağıtmayı düşündü.
Gazeteci Emin Karakuş, haberi Ayhan'ın arkadaşı Sevim Apaydın'a fısıldadı. Aydan hemen Başbakan'ı haberdar etti. Menderes köpürdü. Telefonda,
"Ahlaksızlık bu" diye bağırdı, "Özel hayata girmek neymiş, göstereceğim onlaraÖ"
Ancak ondan önce İnönü gösterdi onlara...
Erim'in planını duyunca bunun mahremiyete saygısızlık olacağını söyledi. "Bu bahsi gömün, bir daha da açmayın" diye tembihledi.

Yeni bir kadın
Ayhan Aydan çocuk istiyordu; hem de delice... 1952 ve 1953'te iki kez Başbakan'dan hamile kalmış, iki hamilelik de düşükle sonuçlanmıştı. İkisinde de Aydan'a, Başbakan'ın yakın dostu, bakanı, jinekolog Dr. Mükerrem Sarol müdahale etmişti.
1954 kışında yeniden hamile kaldı. Bu kez mutlaka doğurmak istiyordu. Yakın bir arkadaşının deyimiyle "en büyük hatası bu oldu".
Başbakan durumdan haberdar olduğunda çok geçti. Cenin, artık alınamayacak kadar büyümüştü. Müdahale hayati tehlike doğurabilirdi.
Menderes çaresiz "Doğur o zaman" dedi.
Aydan, evine çekildi. O günden sonra sadece, karnındaki "Dünyam" adını verdiği bebekle ilgilendi. Hamile halini sevgilisi görsün istemedi. O dönem görüşmeyi kestiler.
Ve Başbakan, o ara İstanbul'da kendisine yeni bir sevgili buldu.
Yeni sevgili, İstanbul Emniyet Müdürü'nün eşi Suzan Sözen'di.

"Dünyam" karardı
Aydan, bebeği İsviçre'de doğurmak istiyordu. Menderes, telefonda "Hayır, burada kal" dedi. Zeynep Kamil Hastanesi Başhekimi Fahri Atabey'i Aydan'la ilgilenmekle görevlendirdi.
Bebek, 18 Haziran akşamı, 8 aylıkken geldi. Sancılar başladığında Aydan evde arkadaşlarıyla bezik oynuyordu. Hemen doktor çağırdılar. Evdekiler el ve ayaklarından tuttu, Dr. Alaattin Orhon, müdahaleyi yaptı. Ancak bebek tersti. Müdahale sırasında kolu kırıldı. Üstelik boynuna ve ayaklarına kordonlar sarılmıştı. 
Menderes'i aradılar. İstanbul'daydı. 
Bebek acı çekiyordu. 9 saat uğraştılar. Yaşatamadılar.
Sabaha karşı 3'te Aydan'ın "dünya"sı karardı. Sevdiği adamdan sonra, ondan olma bebeğini de kaybetmişti.
19 Haziran 1955 sabahı Zeynep Kamil'in Başhekimi Dr. Fahri Atabey geldi. Başbakan'ın şoförü Hayri'yle birlikte bebeği aldılar. Makam arabasına koydular. Cebeci Asri Mezarlığı'na götürdüler.
Ölüm kütüğüne "Fevzi oğlu Ahmet Aydan" olarak kaydedildi.
"Doğduğu gün", "öldüğü gün" ve "gömüldüğü gün" aynıydı:
19 Haziran 1955.
Adresi: Yenişehir, Olgunlar Sokak, 17/5-Ankara
Ölüm Sebebi: Kalp yetmezliği... 
560 ada, 688 parsel...
Dosyada "ada parsel" numarasının yanındaki çarpı işareti bebeğin "meccanen" yani bedava gömüldüğünü gösteriyordu. 
Bu, "kimsesiz"lik alametiydi.
O yüzden 1970'lerde üstüne başka bir kimsesiz gömüldü. 
1984'te de mezar yeri Sultan Yıldırımoğlu'na tahsis edildi.
"Dünyam" hâlâ Cebeci mezarlığının en ücra köşesinde, yarım asır önceki bir aşkın ölü meyvesi olarak yatıyor.

YASAK AŞK YASSIADA'DA
Mahkemede yiğit bir kadın
Ayhan Aydan, Menderes'in ve bebeğinin ardından 1957'de de büyükannesini kaybedince 6 aylığına Hamburg'a gitti. 
Gitmeden Menderes'e bir mektup yazıp bu ayrılık için "Belki geç bile oldu" dedi.
Bir daha hiç baş başa görüşemediler.
Ama hep telefonlaştılar.
27 Mayıs sabahı ihtilal haberiyle uyanan Aydan hemen Menderes'i aradı. Başbakan Eskişehir'deydi. Endişeli bir ses tonuyla, "Yarım saate kadar çıkıyoruz" dedi.
Bu, son konuşmalarıydı.

Zina için fetva
27 Mayıs yönetimi devrik Başbakan'ı Yassıada'ya hapsettikten sonra peş peşe siyasi davalar açtı. Ancak kamuoyu önünde, itibarını yok edecek bir davaya ihtiyaç vardı. 
O zaman Ayhan Aydan akla geldi.
Askerler önce Menderes'i, kendi tabanını oluşturan müminlerin gözünden düşürmek için "zina" davası açmayı düşündüler. 
İstanbul Müftüsü'nden bu konuda fetva istediler.
Müftü Ömer Nasuhi Bilmen, "Zina en büyük günahtır. Cezası, recmdir" ("taşlanarak öldürülmektir") fetvasını verdi. 
Lakin zina suçlaması için eşi Berin Menderes'in şikâyetçi olması gerekiyordu. Böyle bir şikâyet yoktu. Askerler bu kez de Ayhan Aydan'ın ölen bebeğini gündeme getirdiler.
Gayri meşru doğan bu çocuğun doğum sırasında eceliyle ölmediği, Menderes'in azmettirmesiyle Dr. Fahri Atabey tarafından öldürüldüğü iddiasını ortaya attılar.
Hukukçulardan oluşan Yüksek Soruşturma Genel Kurulu 5 yıl önce ölmüş bir bebeğin ölüm nedenini ispatlamanın tıbben imkânsız olduğunu söyleyerek dava açılmasına oybirliğiyle karşı çıktı.
Ama Milli Birlik Komitesi zorlayınca meşhur "Bebek Davası" açıldı.
Davada Menderes ve Dr. Atabey hakkında 5-10 yıl hapis cezası isteniyordu. Kanıt bulmak için 5 yıl önce ölen bebeğin mezarını açtılar, kemikleri çıkarıp muayene ettiler.
Ön soruşturmada Menderes, -basının tabiriyle- "Ayhan Aydan'la metres hayatı yaşadığını ve çocukları olduğunu itiraf etti."

Kasadaki kadın külotu
Duruşma, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in gizli celse talebine rağmen "ibret için" açık yapıldı. 
Devrik Başbakan'ı aşağılamak için her şey hazırlanmıştı. O kadar ki, bir ara Savcı, Başbakanlık kasasında bulunduğunu öne sürdüğü bir zarfı çıkardı. 
Üzerinde "Tarihi vesikalar" yazan zarfın içinden bazı çıplak kadın fotoğraflarıyla beyaz bir kadın külotu çıkardı. Menderes'e ve kameralara doğru sallayıp "Bu külotu kim giymiş, kim unutmuş acaba Başbakanlık'ta?" diye sordu.
Amaç, külotu Menderes'in eline verip fotoğrafını çekmekti. Bu skandal Başbakan'ın avukatı Burhan Apaydın'ın devreye girmesiyle önlendi. 

Asıl tanık
İş kötüye gidiyordu. Duruşmada 18 tanık dinlendi. Şimdi sıra "asıl tanık"taydı. Onun konuşması Menderes'i ya mahkûm ya beraat ettirecekti.
Ve o, bej döpiyesiyle mahkeme dışında Milliyet'ten, "Bebek davası" haberlerini okuyordu.
Geldi, tanık kürsüsüne geçti ve sessizliğe bürünen salonda şunları söyledi:
"Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Hasta bünyem müsaade etmedi. Çocuğum 8 aylık doğdu ve öldü. Hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin ölmesine razı olabilir?"
Bu soru, duruşmayı bitirdi. 
Devrik Başbakan'ın yiğit sevdalısının, kaybettiği sevgilisine ve bebeğine sahip çıkması hem mahkemeyi hem kamuoyunu etkilemişti.
Açılan onca dava içinde Menderes'in beraat ettiği tek dava "Bebek Davası" olacaktı.
Sonra ne oldu?
Menderes asılınca Ayhan Aydan perişan oldu. Şimdi hem yalnız hem parasızdı. 
Başbakan'ın aldığı Kalender'deki evde oturmak kısmet olmamıştı. Gelirlerine el konmuş, hesabı dondurulmuştu. 
Adnan Menderes'in hediye ettiği, üzeri "A" ve "M" harfi işli kolye ve bilezikleri Çeşme'deki yazlığına götürmüş, onun dışında kalan bazı mücevherlerle iki Hereke halısını satmış, ayakta kalmaya çalışmıştı.
Bütün bu mücadele sırasında hatıraları için bir servet teklif eden gazeteleri de geri çevirmişti. 1962'de Kiss Me Kate operasıyla sahneye döndü. Ama astım, yakasını bırakmıyordu.
Menderes'in idamından sonra acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu. 
Oysa daha büyüğü vardı:
1963'te 15 yaşındaki oğlu Aydan'ı Londra'da, akıl almaz bir ev kazasında kaybetti. 
Haberi aldığında kendini camdan atıp ölmek istedi. Cenazede bilekleri sargılıydı, ayakta zor duruyordu.
Ölen oğlunun babası Hasan Ferit Alnar da vefat edince 1970'lerin sonunda hayatının bütün erkeklerini elinden alan Ankara'dan taşındı.
İzmir'e yerleşti.
1982'de yeniden evlenip yeni bir hayata başlamaya çalıştı. Ancak yeni eşi İzmirli işadamı Sadun Barış da 1995'te 56 yaşında kanserden öldü. Aydan yeniden yalnızlığa gömüldü.
Şimdi 82 yaşında İzmir'de, çoğu acı, azı tatlı anıları ve yakın arkadaşlarıyla yaşıyor.

Can Dündar
14.02.2006
http://www.candundar.com.tr/_v3/index.php#!%23Did=2891

____________


"ADNAN MENDERES GELİNCE KOCAM GİDERDİ."

Başbakan Adnan Menderes, Ankara'dan İstanbul'a geldiğinde, resmi Cadillac otomobiliyle, Suzan Sözen ile dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görevli Ferit Avni Sözen'in Teşvikiye'deki Teşvikiye Caddesİ'nde bulunan Belveder Apartmanının birinci katındaki evi önünde gidip duruyordu.

Başbakan Adnan Menderes'in resmi makam aracı olan Cadillac otomobiliyle Maçka'daki Belveder Palas adlı apartmanın önünde durduğu zaman Ferit Avni Sözen evden ayrılıyor, Başbakan Adnan Menderes eve giriyor ve Suzan ile ilişkiye giriyordu.
Bunun nedeni sonra ortaya çıktı.
1957 yılında, Ferit Avni Sözen'in tayini görev yeri olarak İstanbul'dan Gümüşhane'ye çıkmıştı.


_______________


ADNAN MENDERES gönül adamı mı? Uçkur adamı mı? Üstün ahlaklı örnek bir kahraman ve siyasi deha mı? Gayr-i islami hatta gayr-i insani yaşamış biri mi?

Suzan Sözen ile olan ilişki: Suzan Sözen, İstanbul emniyet müdürünün eşiydi. Menderes'in Suzan hanımla olan ilişkisi, Suzan Hanımın polis okulunda hoca olan eşinin Gümüşhane'ye çıkan tayinini durdurmak için çaba harcarken başbakana kadar ulaşmasıyla başlar.

Suzan hanım dillere destan güzelliğiyle, Gümüşhane'ye tayini çıkan eşini, İstanbul'a emniyet müdürü yaptırmayı başarır. Yıl 1958-59. İşte bu nokta Adnan Beyin bir aşk adamı olup olmadığı sorusunun yanıtının iyice netleştiği noktadır. Bir başbakan düşünün ki, bir emniyet görevlisinin karısıyla ilişki kuruyor ve o adamı da İstanbul gibi en büyük kente emniyet müdürü yapıyor. Ve en acısı da şu ki, o emniyet müdürü, başbakanın, karısı ile olan ilişkisine göz yumuyor.

Toparlarsak: 1955'li yılların sonu itibarıyla Adnan Bey için, yaşadığı aşk hayatı aslında aşk sözcüğünü pek de kapsamıyor. Suzan Sözen dışında, Türkiye üçüncü güzeli, Sevim Çağlayan ile olan ilişkisi, 1954 seçimlerinden sonra, o dönemin sosyetik randevu evi işletmecisi Lüks Nermin'in Adnan Beye taşıdığı onlarca güzel kadınla Adnan Bey'in otel odaları şenleniyor...

Bütün bunların ışığı altında, Adnan Beyin bir gönül adamı mı yoksa bir uçkur adamı mı olduğuna kararı sizler veriniz...