süleyman hilmi tunahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süleyman hilmi tunahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Patlamış mısır ambarından uydurmalar | Kadir Mısıroğlu'nun kafasına buyruk bilgi sunumları...



Önce Kadir Mısıroğlu'nun 16 Eylül 2011'de, resmi Facebook sayfasında, yanlış bilgiler ve yorumlamalar ile yayınladığı yayını alıntılıyoruz:


BİR MAZLUM PADİŞAH SULTAN II.ABDÜLHAMİD HAN
( 19. DİPNOT ) - Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri


Biz şahsen Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kacar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir-ikisini nakledelim:


Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesîle ile medh u senâ eder ve:

“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:

Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:

-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:

“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)’ın olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttalî olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim, şöyle ki:

1960’lı yıllarda Serencebey’de Mazhar Paşa Sokağı’nda oturuyordum. Burası Şeyh Zâfirî Tekkesi’ne çok yakındı. Arada sırada sabah ve yatsı namazlarına, aslında bir Şâzelî Tekkesi olan Ertuğrul Câmii’ne giderdim. O sırada Beyrut ve Şam’da giriştiği bir ticâretten muvaffakiyetsizliğe uğrayarak İstanbul’a dönmüş bulunan Halil Zâfir, bu câmiin hemen yanıbaşındaki Şeyh Zâfirî Konağı’nda münzevîyâne bir hayat yaşıyor ve beş vakit bu câmi-i şerife devam ediyordu. Burada ahbap olduk.

Bazı yatsı namazlarından sonra beni konağa dâvet eder, Sultan II. Abdülhamid merhumun Yıldız Sarayı’ndaki marangozhânesinde imal edilmiş olan eşyâlarla lebâleb dolu olan bir salonda uzun uzun sohbetlere dalardık. Bir gün Halil Bey, konağın üst katına çıkarak hasırdan mâmul bir zenbille döndü. Bunun içi, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Şeyh Zâfirî Efendi’ye, O’nun vefâtından sonra da oğullarına yazılmış olan mektuplarla doluydu. Bunları tetkik ederken bir mektup, hayretimi mucip oldu:

Halil Bey, Şeyh Zâfirî’nin ondört evlâdından birinin oğluydu. O’nun söylediğine göre, dedesinin vefâtından sonra Padişah, babası ve amcalarını huzuruna çağırarak:

“-Babanızdan sonra kime râbıta yapacağınızı merhum Şeyh Hazretleri size söylemiş miydi?” diye sormuş. Onların da:
“-Hayır!..” cevabını vermeleri üzerine:

“-Rabıtayı bana yapacaksınız. O’nun yerine ben tâyin olundum. Size söylemiş olması lâzımdı.” demiş.

Bundan dolayı Şeyh Zâfirî’nin evlâtları her vesile ile Sultan’ı ziyârete giderler ve O’nunla temâsı kesmezlermiş. Padişah, aynen Şeyh’inin sağlığındaki gibi her Ramazan mutlaka bir kere bu konağa iftara gelirmiş. O gelmeden önce de konağa, saraydan tabla tabla yemekler gönderilirmiş. Bunları anlatan Halil Zâfir, Padişah’ın zaman zaman babası ve amcalarını, eski tâbirle “berâ-yı mâlumât” bazı şeylerden mektupla haberdar edermiş. Hasır zembilde beni hayrete düşüren mektuplardan biri de bu mâhiyette idi. Mektubu, birlikte tekrar tekrar okuduk. Saltanatının son zamanlarında yazıldığı anlaşılan bu mektupta Sultan diyordu ki:

Evlâtlarım!.. Hareket Ordusu’na karşı bir şey yapmadığımdan dolayı bazıları hakkımda itâle-i kelâmda (sözlü tecâvüzde) bulunurlarmış. Sakın siz, böylelerine kapılmayın. Evet, ben o güruh karşısında hareketsiz kaldım. Çünkü onların en ön safında Hızır –aleyhisselâm-’ın yürüdüğünü gördüm ve anladım ki, ne olacaksa olacaktır. Bu bir kader icabıdır. Karşı çıkıp ibâdullâhın kanlarının heder olmasına sebep olmak istemedim.”

Halil Zâfir Bey’den, bu mektubu bana vermesi için pek çok ricâda bulundum.
“- Bunların hepsini sana vereceğim, sabret!..” dedi.
Hakikaten o sırada, sanki ölümünü hissetmişcesine bazı tasfiye hareketleri yapıyordu.

Ertuğrul Câmi-i Şerifi tekke iken üst katında zengin bir kütüphâne varmış Tekkelerin kapatılmasından sonra burasını ilk mektep yapmışlar. Halil Bey’in babası da kitapları, konağın üst katına taşımış. Halil Bey, bu sırada bazı yazma Kur’ân-ı Kerîm’lerle birlikte nâdide eserleri Topkapı Sarayı’na götürüp teslim etmişti ki, aldığı makbuzları bana da göstermişti. 

Bu arada bana da zaman zaman tarihle ilgili bazı kitaplar veriyor, mektupla ilgili talebimi ise:

-Kütüphâneyi tasfiye ediyorum; evrak kısmını sana vereceğim. Biraz sabret!..” diyordu.

Ne yazık ki, kısa bir müddet sonra vefat etti. Geride meczûbe bir hanım bıraktı. Esâsen evlâdı yoktu. Bu kadına lâf anlatıp zikri geçen mektubu elde etmek için vâkî mürâcaatlarım boşa gitti.

Sultan II. Abdülhamid merhumun şu beyânıyla zâhir olan kalb gözü açıklığını kızı Ayşe Sultan da, şu sözleriyle teyid etmektedir:

“Babamın çok nasihatını aldım. Aklına her zaman hayran kaldım. Görüşü çok kuvvetli idi. İleriyi keşfedecek kadar keskin görüşlü idi. Kerâmet sahibi denilebilirdi. O zaman söylediklerinin hakikat olduğunu zaman bize isbat etti.” (Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh. 154)

Yine Halil Bey’in sağlığında Nâmık Paşa’nın kızından aynı konakta bir keramet nakline de şâhid olmuşumdur ki, bunu da ileride nakledeceğim. (Kadir Mısıroğlu, Resmi Facebook sayfası, 16 Eylül 2011)

*****

Bu tür yalan yanlış bilgiler, çok sağlam bilgiler imiş gibi, ancak patlamış mısır ambarında bulunup millete sunulabilir...
KALEMİ ELİNE ALAN KAFASINA GÖRE YAZIYOR...
2. meşrutiyetin ilanı sırasında üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri sadece 20 yaşında ve halen medrese talebesi... Bu gerçek, zahmetsizce meydana çıkarılabilecek bir somut gerçek. Yani Mısıroğlu, sağdan soldan elde ettiği bilgileri -her gerçek tarihçinin yapması gerektiği gibi- önce bir teraziye koysa, her meselede objektif olmak gayretinde olsa ve sağlamalar yapsa da, her meselede kendi kabullenmek istediği gibi yalan yanlış bilgiler derlemese, bu yazı daha baştan biter.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin o vakitte "Tesbihçi Dede" diye bir müridi yok. O vakitte hiç müridi yok. Manevi emaneti de almış değil. Tesbihçi Dede denilen zat-ı muhterem, Süleyman Efendinin mürşidi olan İbn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin talebesi-müridi...
Ayrıca, Sultan Abdülhamid Han'ın Hareket ordusuna karşılık vermemesi, şeyhi ibn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin "Evladım bu milet azaba müstehak oldu. Sen şimdi bu çapulcu ordusunu darmadağın edersin lakin bunlar toplanıp yine gelirler. İyisi mi tahtı terk et" demesi nedeni ile... Başında Hızır aleyhisselam olması nedeni ile falan değil. Dahası, Yahudi merkezi ve gizli Yahudi merkezi Selanik'ten gelen ve adına Hareket ordusu denilen o ordu ezici çoğunluğu ile Sabetayist hainlerden, masonlardan ve dağa çıkmış Bulgar eşkıyalarından toplama bir ordu idi. Hızır aleyhisselam kardeş kanı dökülmesine mani olacak olsa;
- Gelen ordu ekseriyetle gayri müslimlerden ve hatta kırılıp geçilecek eşkıyalardan oluşuyor.


- Hızır aleyhisselam bu ordunun başında gözükmek yerine zaten veli olan Abdülhamid han'a gözükür. Ya da "Evladım müdahale etme" diye talimat veren devrin mürşidi ile birlikte görünür.

Kadir Mısıroğlu'nun, muhatap olduğu pek çok kişiyi de anlamak istediği kadar anladığını, kendisine çok asilce yardımcı olan Müslümanları yeterince anlamadığını, anlamak istediği kadar anladığını hatta bu zatları yeterince/gereğince anmadığını, böyle muhterem zatların başında da merhum Kemal Kacar'ın geldiğini daha önceki yazılarımda misalleri ile anlatmıştım. Mesela bu patlamış mısır çakma üstadın en çok övündüğü ve Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım isimli eserini basmasını sağlayan ve 32 bin lira gibi çok ciddi miktarda para desteği veren Kemal Kacar'ı vefanın gereği olarak yeterince andığını söylemek mümkün değil.

Patlamış mısır çakma üstad Mısıroğlu, merhum Kemal Kacar'dan gereğince istifade edebilmiş olsa, Süleyman Efendi'den önceki hakiki mürşid-i kamil olan ibn-i Mevlana Siracüddin hazretleri zamanındaki olayların perde arkasına da, Süleyman Efendi hazretlerinin manevi vazifeli olduğu zamanda dönen olayların perde arkasına da, kimsenin uydurma hatıralarına ve hiçbir zaman elde edilemeyecek uydurma mektuplarına bakmak ve peşinde koşmak çilesi çekmeden vakıf olabilirdi. 

Sultan Abdülhamd Han'ın devrin hakiki mürşidi kamili olan Mevlana Siracüddin hazretlerine intisap etmeden önce, hakiki mürşidi kamili arayarak pek çok tarikata girdiği gerçektir. Lakin bunların tamamından daha sonra uzaklaşmıştır. Bir takım mektuplar hatta hediyeler bile olabilir bu süreçte... Ama "Babanız-şeyhiniz vefat etti. Artık bana rabıta yapacaksınız" dediğine ve buna inanıp aktaran patlamış mısıra, tasavvuf yolunun çocukları bile sadece gülüp geçerler. Tarikatın, tasavvufun, mürşidin, müceddidin, kutbun, kutbul aktabın, divan-ı salihin'in v.b. makamların ve tabilerin ne demek olduğunu zarurui seviyede ve doğru şekilde öğrenebilmiş biri bu uydurmaları asla yazıp hayırlı bir şey yapıyormuş gibi görünüp bu sahalarda oluşmuş yangına körükle gitmez. Bunun da dehşet bir vebali vardır. Buna İmam-ı Rabbani hazretleri "yol kesmek" diyor. Ama Kadir Mısıroğlu, gazetesi Ali Eren ile olan bir münazarasında kaynak olarak İmam-ı Rabbani hazretlerini ve mektubatını gösteren Ali Eren'e "Hoca! Sen de şu adamı bir karıştırma" diye karşılık verebiliyor. 


Bu tarz bilgiler, bu tarz uydurmalar, bu şekilde işine geleni, ispat edemediği halde hemen kesin doğrular gibi yazıp, işine gelmeyen yüzlerce ciddi husustaki ispatı bir ömür görmeyen hareket tarzı, anca patlamış mısır ambarının üstadında bulunur. Anca,  son günlerdeki ispatlı tenkilerimiz ile iyice patlamış mısıra döndürdüğümüz Kadir Mısıroğlu'nun imalathanesinde bulunabilir. Nazım Kıbrisi gibi hain bir şarlatanı, şeriatın en meşhur hükümleri ile bile alay edip dalga geçen bir sahtekarı, peşine takip cehenneme sürüklediği on binlerce müslüman ile dalgasın geçen bir sahtekarı, bütün melaneti meydanda olduğu halde hala Allah dostu diye tanıtan Kadir Mısıroğlu'nun, üstazımızı ve Abdülhamid Han amcamızı bu şekilde anlatması yadırganacak bir durum değil. Gayet tabii ve kendisinden beklenecek bir hareket tarzı... 

Mehmet Fahri Sertkaya




,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri.
,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Karacaahmet

,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Mehmet Emre (Hatıratım)Hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar var.



ŞU TİPİK BİR NURCU UYDURMADIR:

"Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum. "Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır" dediler.

ŞU DA İSPATLI BİR GERÇEKTİR.

Said-i Nursi'nin çeşitli masonik ve misyoner yapılanmaları tarafından bir piyon olarak oynatılan yarı deli, git gel akıllı biri olduğunu bilen Süleyman Efendi (k.s.) o odaklarla onların usulüne/taktiğine göre mücadele etmekteydi ve bu nedenle ilm-i siyaset gereği Said'e birden bitirici bir tavır koymamış ve elinin tersini göstermemişti.
Dönen dolaplardan habersizmiş gibi hareket edip, elden geldiğince bu pusulara/ihanetlere mani olmaya çalışmıştı. Ama yine de adil şahitler ile ispat edilebiliyor ki Süleyman Efendi hiçbir zaman Said-i Nursi denen sahtekarı metheden bir söz söylemedi.
İstanbul'da kendi talebelerinin yanında, Said-i Nursi'yi (ki Said'in de yanında sözde talebeleri varken) bir sokak serserisini azarlar gibi azarlayıp bir de "yalancılık" yakıştırması yaptığının adil şahitleri ve ispatları mevcuttur.

Süleyman Efendi oyun içinde oyun kurmuş, "Nurculuk" diye yepyeni ve aldatıcı bir akım kurmak isteyen Siyonist+Sabetayist+Mason teşkilatı+ABD ile İngiliz istihbaratından oluşan derin odağa karşı taktik hareketler sergilemiştir. Kör kütük cahilin biri olan Said'i, oynanan oyunlar neticesinde alim, davanın çilesini çekmiş mücahid biri zan eden samimi müslüman gençleri, onların elinden mümkün olduğunca almak gayreti gütmüştür.
Said'den de "Bana talebe göndereceksin" diyerek söz almış ama yüzlerce defa yalan söylediği ve söz verip sözünü tutmadığı, cuma namazlarına bile gitmediği, mensubu olduğunu iddia ettiği Şafii mezhebinin temel meselelerini bile bilmediği, medrese eğitimine ancak doksan gün dayanıp kaçtığı, her nerede İngiliz casusu, hilafet düşmanı ve mason biri varsa onlarla sıkı dost olduğu ispat edilebilen Said Okur(gerçek soyadı okur'dur) bu sözünü de tutmamıştır.

Allah'ın takdiri olarak İstanbu'da bir köşe başında Süleyman Efendi ile Said sahtekarı karşılaşmış, birden karşısında Süleyman Efendi'yi ve talebelerini gören Said, yanındaki kendi talebelerini de geriye döndürüp usulünce kaçmak gayreti göstermiştir. Süleyman Efendi de yanındaki talebelerine "Biraz hızlanalım" buyurmuş, usul usul kaçmakta olan Said'e yetişip bastonunun tersini bir ayağına takmak sureti ile durdurmuş ve sokak ortasında yüzüne karşı "Yine söz verdin. Yine sözünü tutmadın" deyip yüksek bir ses tonu ile ve gayet sert ve şiddetli şekilde azarlamıştır.
Hal böyle olduğu halde şakirtler onlarca yıldır hatıra üstüne hatıra uydurmuşlardır. 

BUNU BİLMENİZ ÇOK ÖNEMLİ

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinden Mehmet Emre, 2001 yılında olması gerek, bir hatırat yayınladı. Bu hatırata merkezimiz tarafından şiddetli tepki gösterildi. Fazilet'te satılmasına bile izin verilmedi. Her sorana "Tasvip etmiyoruz. Satmıyoruz." denildi. Zira hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar vardı.
Süleyman Efendi hazretleri ile masonların ve misyonerlerin kuklası Said-i Nursi'nin çok samimi oldukları ve birbirlerini Allah dostu ve muteber kişiler olarak gördüklerine dair de uydurma hatıralar vardı. Daha sonraki süreçte bu uydurma hatıralar şakirtler tarafından da ısrarla yayılıp duyuruldu. Halen de yayınlanıyor.

İyice bilinmeli ki, peygamberimizin sahabesi iken nefsinin eline düşüp küfür üzere vefat edenler bile oldu. Bu dünya imtihan dünyası ve kıyamete kadar, mesafe alıp yükselmiş kişiler de düşecekler. Onların imtihanı bizlerin imtihanı gibi olmadığından onların düşmesi bizlerin düşmesinden de daha kolay kabullenilebilmesi gereken bir husus olmalı.

Mehmet Emre bu itaatsiz ve istikatmesiz halini düzeltmedi. Yaptıklarından pişman olmadı. Merkezimizle ve gerçeklerle arasını tekrar bulmadı ve bu hal üzere iken eceli geldi. Burada M. Emre küfür üzere vefat etti demiyorum. Kimse heyecan yapmasın. Olmadık şekilde anlamasın. Ama "Emirine itaatsiz iken ölenler cahiliye ölümü ile ölürler." şeklindeki hadisi de kimse es geçmesin.

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı

(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı, Siyâset, İslâm, Târih, kemal kaçar, meşrutiyet, süleyman hilmi tunahan, süleymanlı
(Merhum) Kemal Kaçar Röpartajı.
Tercüman, Kemal KAÇAR'a sorulmayanları sordu
Süleymancılar cevaplıyor (Aralık 1989)

Nazlı ILICAK'ın kaleminden

Kemal Kaçar, Süleymancılar'ın Sultan Abdülhamit yanlısı olduklarını açıkladı.

"Süleyman Efendi Meşrutiyet'e karşıydı...''

Süleymancılar'ın lideri Kemal Kaçar'la uzun yıllardır tanışırız. Gazeteci sıfatımızla Strasbourg'da Avrupa Konseyi toplantılarını takip ederken, bazı kimseler onu uzaktan göstererek "Çok önemli biridir' dediler kendi halinde, halim selim, terbiyeli bir insandı. Ehemmiyetinin nereden geldiğini hemen anlayamadım. O zamanlar, "Süleymancılar' hakkındaki sözler pek yaygın değildi.

Kemal Kaçar'la dostluğumuz, uzun seneler devam etti. Gazetelerde onun için yazılanları okudukça hayrete düşüyordum. Çok medeni bir hali vardı. Nezaketi ve davranışlarıyla tam bir eski İstanbul efendisi idi Kaçar ın birçok görüşünü paylaşmak bizim için elbette mümkün değil. Ama karşılıklı hoşgörü havası içinde, zaman zaman beraber olduk, konuştuk, tartıştık. Kaçar, güven beslediği ve düşüncelerini çarpıtmayacağımızı bildiği için, bize bu mülâkatı vermeyi kabul etti. Kaçar'ın liderliğini yaptığı Süleymancılar'ın, inançlarını, Atatürk ve Cumhuriyet rejimi üzerindeki düşüncelerini, hangi amaç uğruna mücadele ettiklerini bu yazı dizisinde öğreneceksiniz. Onlara kızabilir veyahut görüşlerine katılabilirsiniz. Biz gazeteciliğin objektif ölçüleri içinde gündemde olan sıcak bir konuyu sizlere sunmakla yetiniyoruz:

Soru: Sayın Kemal Kaçar, kamuoyunda sizin grubunuza "Süleymancılar'' adı veriliyor. Bu ismi benimsemediğinizi ve yayınlarınızda daima tırnak içinde kullandığınızı biliyoruz Ama mademki kamuoyuna mal olmuş, biz de sütunlarımızda sizden "Süleymancılar'' olarak söz edeceğiz. Nedir bu Süleymancılık? Süleymancılık adını benimsemediğinize göre, cemaatiniza siz ne ad veriyorsunuz? Süleymancılık bir din midir? Bir mezhep midir? Yoksa bir tarikat midir? 

Kaçar: Bizim Süleymancı" adını kullanmadığımız ve tasvip etmediğimiz doğru. Bizim arkadaşlarımız, kendilerine Süleyman Efendi'nin Talebeleri" denilmesini uygun bulurlar.

Süleyman Efendi'nin talebeleri, tam manasiyle katiksiz ve tavizsiz İSLAM" dinine bağlıdırlar, yani Müslümandırlar. Bu sebeple Süleymancılık diye bir din asla bahis mevzuu değildir

Süleymancılar'' itikatta ve amelde Sünni mezhebe tam bağlıdırlar. Amelde çok büyük ekseriyetle Hanefi" mezhebine, yani İmam-I Azam Ebu Hanife Numan bin Sabit hazretlerine bağlıdırlar. İtikat bahsinde de İmam Ebu Mansuru Maturidi hazretlerine bağlıdırlar. Şu halde Süleymancılık, bir mezhep de değildir. Türkler'in gerek Selçuklu devrinde, gerek Osmanlılar devrinde tabi oldukları "Sünni'' mezhebe bağlıdırlar

Süleyman Efendi, kendisi şahsen "Nakşi" idi ve Nakşiliğin hicri ikinci bin yıllarındaki en büyük mümessili olan İmam- Rabbani Ahmed- i Faruk-ı Serhendi hazretlerine ruhani nisbetle (x) bağlı idi. Şu halde "Süleymancılık'' diye Süleyman Efendi'nin icad ettiği, kendine göre esaslarını vaz ettiği bir tarikat da mevcut değildir

Soru: Meydan Larousse'da Süleymancılık bahsinde bazı iddialar mevcut

Kaçar: Meydan Larousse daki "Nakşibendi tarikatının bütün düşünce ve inançlarını olduğu gibi benimseyen Süleymancılığın esası ibâdettir. Nakşibendi tarikatına göre bütün gerçeklerin kaynağı Kurân'dir

"İnsan her davranışında Kur'ân hükümlerine, sünni inançlarına bağlı kalmalıdır' cümleleri aynen hakikati ifade etmekle beraber, bundan sonraki Süleymancılık Kuran dışında hiçbir kanun ve kural tanımaz. Devlet yönetimi, mahkemeler ve bütün devlet kurumları Kur'ân hükümlerine göre düzenlenmeli, kadınlar Kur'ân'dan başka bir şey okumamalıdır. Nikâh şeriat kurallarına göre olmalı, yeni harfler ve şapka atılmalıdır. şer'i bir yönetim kurulması için çalışan Süleymancılık, özellikle 1950'den sonra Anadolu'nun batı illerinde daha çok göçmenler arasında yayıldı" cümleleri tamamiyle hakikate ters düşmektedir. Halbuki Meydan Larousse, ilmi bir eser olduğun- dan objektif davranması icab ederdi.

Soru: Tarikatler daha sonra bir çok kollara ayrılmışlar. Her kol da onun kurucusu ile anılmış. Öyleyse siz niye "Süleymancı" sözünden bu kadar rahatsız oluyorsunuz?

Kaçar: Bu suale, yukarıda verilen izahlar muvacehesinde tekrar cevaba lüzum olmasa gerek..

Soru: Yanlış bilmiyorsam, tarikatlerin kendine göre usulleri var. Mesela şeyh öldüğünde onun yerine halifesi geçer. Süleyman Efendi'nin halifesi kim? Siz mi onun yerine geçtiniz? Nasıl?

Kaçar: Süleyman Efendi'nin kendisinin meşreben Nakşi olduğunu fakat kendisinden sonra onun yerine herhangi birisinin geçecek tarzda faaliyeti olmadığını kat'ı şekilde beyan etmiş idik. Nitekim, benim herhangi bir irşat postunda olmadığımı cümle âlem hatta Mısır'daki sağır sultan bile bilir.

Soru: Müsaade ederseniz biraz da, sizlere bu sıfatın verilmesine sebep olan kayınpederiniz Süleyman Efendi'den sözedelim. Süleyman Efendi'nin babasının adı ne, nasıl bir tahsil görmüştü?

Kaçar: Süleyman Efendi'nin pederinin ismi, Osman'dı. Osman Efendi İstanbul'da tahsil hayatını sürdürürken, bir rüya görmüş. Bu rüyada vücudundan bir parça kopuyor, göğe çıkıp parlıyor ve ortalığı aydınlatıyormuş. Tabii bu bir rüya rivâyetidir. İnanan olur inanmayan olur.

Soru: Bu rüya Osman Efendi'den mi menkul? 

Kaçar: Ben Süleyman Efendi'den dinledim. Benim gibi birçok arkadaşım da duydu.

Soru: Bu rüyadan sonra ne olmuş?

Kaçar: Osman Efendi memleketine dönüp evlenmiş. Dünyaya gelen çocuklarının içinde hangisi o vasifta diye merak edermiş. Kayınpeder merhum biraz yetiştiği zaman, onda muşahede ettiği hallerden rüyasında gördüğü Işığın o olduğu kanaatine varmış.

Soru: Meselâ ne gibi halleri oluyormuş?

Kaçar: Meselâ çocuğunu dersiâm olmak üzere yetişmesi için Bafralı Hamdi Efendi'nin rahle-i tedrisine veriyor. Dersiâm tâbiri umûmi müderris mânâsina en yüksek rütbedir ilmi rütbeler içinde. Yani icazet verebilir. Kendisi de talebe okutur Hamdi Efendi, Süleyman Efendi'nin hem aklını, hem de derslerini öğrenme hususundaki kabiliyetini takdir ediyor. O zamanın medrese muhitlerinde, "Zeki bir çocuk, yetişirse iyi bir âlim olacak" deniliyor. Aynı zamanda Süleyman Efendi'nin bir de sofuluk tarafı, müteşerri bir hali var. Namazlarını kaçırmamaya dikkat ediyor. Orucuna, Allah'ın emrettiği şeylere itina gösteriyor, nehyettiği yapma dediği şeylerden sakınıyor. Ayrıca, gerek hocaları ve arkadaşları, gerek babası, ahlâki vasıflarında bir üstünlük bulunduğunu müşahede ediyorlar Süleyman Efendi'yi bir müddet pederi okutmuş. Pederi Osman Efendi Silistre'de Satırlı Medresesi'nde müderrişmiş. Sonra Süleyman Efendi İstanbul'a gelmiş. O sıralarda senede bir veyahut iki senede bir, memlekete, ailesini ziyarete gidermiş. Pederi Osman Efendi, oğluna çok itina eder o içeriye girdiğinde ayağa kalkar ve "Buyrun Süleyman Efendi oğlum" dermiş. Kayınpeder de, bundan çok ezâ duyarmış. Babasının meşgul olduğu ani yakalayıp, mesela kahve yapmak için mangala cezve sürdüğünde, arkası dönükken, odaya hissettirmeden girermiş. Babasını, ayağı kaldırmak zahmetine, külfetine sokmamak istermiş.

Soru: Süleyman Efendi'nin pederi de dindar bir kimse miymiş? 

Kaçar: Müderris, medrese hocası, dersiâm.

Soru: Süleyman Efendi'nin lstanbul'daki tahsil yılları hangi yıllar oluyor? 

Kaçar: Abdülhamid devri.

Soru: Bazı ülemâ-ki bunların içerisinde Saidi Nursi de var. Meşru tiyet'i aktif bir biçimde destekledi. Bazı ulema ise, Sultan Hamid'e sadık kalarak Meşrutiyet karşısında, en azından çekimser bir tavrı benimsediler. Acaba Süleyman Efendi'nin tutumu ne oldu?

Kaçar: Belli bir şey. Sünni bir âlimin ve ilmiyle âmil bir şahsın nasıl olacağı bellidir. Elbette fikren Sultan Abdülhamid tarafını tutacaktır.

Soru: Yani Meşrutiyet'e karşıydı?

Kaçar: Tabii. Çünkü Meşrutiyet demokratik bir hareketten ibaret değildi. Bunu anlamak lâzim. 1908'de Abdülhamid'i tahttan indirdiler. 1910'da Trablusgarp gitti. 1912'de Edirne'den yukarıya doğru bütün Rumeli gitti 1914'te Birinci Cihan Harbi'ne girildi. 1918'de Misak-ı Milli hudutları içinde memleketi kurtarmak için harekete geçildi. Meşrutiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmaya yönelik bir hareket. Süleyman Efendi Meşru- tiyet'in arkasından felaket geleceğine inanırdı. Nitekim bu, fiilen tahakkuk etti

Soru: Süleyman Efendi kaç yılına kadar yaşadı 

Kaçar: 1959'un 16 Eylül'ünde vefat etti

Soru: Doğum yılı nedir? 

Kaçar: 1304

Soru: Demek hem İkinci Meşrutiyet'i hem de Cumhuriyet'i gördü. Meşrutiyet'i tasvip etmediğini söylediniz. Ya Cumhuriyet'i nasıl yorumluyordu?

Kaçar: Bunun için Süleyman Efendi'nin İşlâm'a bağlılığı ile Cumhuriyet dönemindeki, inançla, dinle ilgili tatbikata bakmak lâzim.

(x)Ruhâni nisbet, cismani hayatla halen diri olmayan yani, birçok seneler, hatta asırlar evvel olmuş bulunan büyük bir mürşidin ruhaniyyetinin tasarrufu ile irşad olunmaktır.