İslâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,

Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,

Necip Fazıl'ın gerçek yüzü ve bilinmeyenleri, necip fazıl, Târih, İslâm,
                   necip fazıl kısakürek kumarhanede basıldı


Ona neden "Köpek" dendi.

Çok masraflı bir kiralık kalem; Necip Fazıl Kısakürek...

Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi...

Necip'in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip'in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl'a müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl... Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 

Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem... 

İşte anlaşılan o ki, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bu kadar samimiyetsiz oluşundan, bu kadar içi dışı başka hareket edişinden dolayı, bu kadar nasipsiz oluşundan dolayı Necip Fazıl için "Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz" demiş. Ayrıca "Köpek de kurt cinsindendir. Lakin sürüyü kurttan korur" buyurmuş. 

Necip, ne kadar güzel insanların arasına girebilmektedir, ne kadar güzel meseleleri -sağdan soldan kopyalayarak da olsa- anlatıp kitaplarında ve konferanslarında izah etmektedir. Bu nasıl bir samimiyetsizliktir ki, bunları yıllarca yaparken bile, bu kadar güzel insanlarla değil,  aslında insanlıktan bile çıkmış dostları ile huzur bulabilmektedir. Çok tuhaf...

Kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden sonraki dönemde bile, Adıtürk'ün resmini hayranlıkla kapak yapabilmesi, onun içinin ve dışının farklı olduğunu gösterir alametlerdir. Kim bilir belki de onu en yakından tanıyanlardan biri olan Süleyman Efendi hazretleri onun münafık olduğuna hükmedip "köpek" demiştir. Çünkü o derece ilimde, ihlasta, takvada zirve şahsiyetler, bir mü'minin ameli ne kadar kötü olursa olsun,  hatta ameli lanet edilecek derecede kötü olursa olsun, şahsına değil ameline söz söylenmesi gerektiğini ya lanet edilmesi gerektiğini en iyi bilen kişilerdir. 

Necip'in birbirine tezat tek hareketi bu dergi kapağı da değildir. Sözde hidayetinden onlarca sene sonra bile, onlarca farklı yerde, içindeki sesi bastıramayıp İslam karşıtlarını savunabilmiş ve destekleyebilmiştir. 

Hizmet parasının heba edildiğini düşünerek, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine gelip, Necip Fazıl Kısakürek'ten şikayetçi olanların, vaziyeti anlaması için de o mübarek zat, davanın o asıl çilekeşi "Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için yazsa" demiş, müslümanların garip ve güçsüz olduğu zamanlarda, Necip Fazıl gibi kişilerin, çok masraflı da olsa maddi olarak beslenmesi ve hizmete kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Süleyman efendi hazretleri harp hukukunu ve dar'ül harp hukukunu en iyi bilen, harbin hilelerini de en iyi bilen ve uygulayıp en güzel şekilde örnek teşkil eden kişi olmuştur.

Süleyman Efendi bunu sadece Necip Fazıl için de yapmamış, o devirde büyük dava adamı olarak öne çıkmış gözüken ve kalemi ve dili ile İslam'ı müdafaa ettiği görülen pek çok kişiyi, aslında parasını verip yakınında tutmuş ve bu dava için kullanmıştır. Cevat Rıfat Atılhan bile bunlardan biridir. Oysa onu yakından tanıyanların anlattıklarına bakarsak, Cevat Rıfat, palavracının tekidir. Dinle, İslam'la, dava ile, memleket davası ile alakası olmayan birisidir. Zaten Necip Fazıl da ona Cinnet Müstatili isimli son derece lüzumsuz kitabında kafir der. Cevat Rıfat da Necip Fazıl'ı adamdan ve müslümandan saymaz ve kafir derdi.

Bunların aynı ceza evinin aynı koğuşunda yattıkları zaman hallerine en yakından şahit olan kişi Hüseyin Üzmez'dir. Bütün bunları, gencecik yaşında Sabetayist Ahmet Emin Yalman'ı vurarak ceza evine giren ve bunu Necip Fazıl Kısakürek ile Cevat Rıfat Atılhan gibilerin yazdıklarından etkilenerek yapan Hüseyin Üzmez de görür. Hayal alemi sarsılır, üstad bildikleri kişiler böyle çıkınca büyük sarsıntı geçirir. Kendi anlattığına göre bunlarla aynı koğuşta iken yaklaşık bir sene "Bunlar insan değil, bunların davası dava değil" diyerek İslam'ı bile inkara çalışır. Tabii ki bu mümkün olmaz ve yazılarını okuyarak gözünde devleştirdiği kişilerin aslında cüce olduklarını kabul edip davasının mücadelesini vermeye devam eder. Bütün bunları "Şu Bizimkiler" isimli kitabında son derece samimi bir üslupla ve ayrıntılı olarak anlatır.

Devrin şartlarını iyi tahlil edenler (ki o zamanın şartlarını izah eden onlarca yazı yazdım bu güne kadar) Süleyman Efendi hazretlerinin, tıpkı Sultan Abdülhamid han gibi, gerçekçi ve en mükemmel siyaseti tatbik ettiğini görebilirler. Sadece şu son birkaç cümlemde kastettiklerimi açarak gereğince izah etmeye kalksam, aylarca sesli anlatılabilecek kadar mesele var. Tartışılamayacak olan mesele de şu ki, olağan üstü hal durumunda parası bol bol verilerek kullanılan bu isimlerin, bundan böyle gerçek yüzleri ile tanınmaları gerekiyor. İslam davasının önderleri, çilekeşleri, üstadları olarak anılmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. 

(Not; Ben hiç kimseye köpek demedim bu yazıda. Bu sözü söyleyen Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kendisidir ve bu bilginin onlarca farklı ispatı mevcuttur. Ben Necip Fazıl'ı ya da yazıda ismi geçen diğer şahısların hiç birini dünya gözü ile görmedim. Görenlerin anlattıklarını, objektif olarak aktardım. Bu hususun altı iyice çizilmeli. Bundan sonrasında, bu yazıyı okuduktan sonra, herkesin görüşü, inanışı kendine.. O kısmı beni alakadar etmiyor.)


Mehmet Fahri Sertkaya | www.AkademiDergisi.com
sebil yayın, zapsu, AKP, Kadir Mısıroğlu, recep tayyip erdoğan, el nusra, mossad, Sabetaycılık, ülker,Sebil Yayınevi ve bozuk yayınları
Sebil Yayınevi ve bozuk yayınları

Bu da Sebil Yayınevi'nden satılan kitaplar arasında...
Yazar Abdürrahim Zapsu kim biliyor musunuz?
AKP'nin yani Amerika'yı Kalkındırma Partisi'nin asıl kurucu kadrosunda yer alan ve "karanlık adam" lakabı ile anılan kişinin yani Cüneyd Zapsu'nun dedesi...
Uzun uzun bilgi sunumu yapmadan özetle anlatacağım ki uzun uzun yazıları altı yıldır herkesin gözüne soktum, Mısıroğlu da dahil ama anlaşılan bu husustaki gerçekler de kendini müctehidler üstü ve siyasetçiler üstü görecek kadar şişmiş Mısıroğlu'nun işine gelmemiş...
Abdurrahim Zapsu, Bedirhan Aşireti lideri Bedirhan Paşa'nın torunlarından Arusî şeyhi M. Aziz Çınar'ın kızı Hidayet Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten üç çocuğu olmuştur. Kızı Hale, Kürtçü Marksist-Leninist akımın önde gelen isimlerinden Musa Anter'le evlenmiştir. Oğlu Mustafa Pertev, 'Massey Ferguson' traktörlerinin Türkiye'deki imalatçısı Rumeli göçmeni ve Sabetayc Uzel ailesinin kızı Gaye Uzel ile hayatını birleştirmiştir. Bu evlilikten Cüneyt Zapsu doğmuştur.
Arusi Tarikatın, çoktan gizli Yahudilerin kontrolüne girmiş bir tarikattı ve mensupların çoğu müslüman gözüken kripto Yahudilerdi. Buradan başlayarak Alparslan Türkeş takma ismini kullanan kripto Yahudiye kadar uzanan bağlantılara dair yaptığım yayınlar, çakma üstad Kadir'e, bir Cumartesi sohbetinde sorulmuş ve kendisi de kendi hatıralarını da ekleyerek doğrulamış ve dönen dolapları ancak anlayabilmişti. Ama anlayabilmek, kabullenebilmek ve gereğini yapmak için yeterli mi?
Abdrurrahim, Said-i Nursi ile kanka sayılacak kadar yakın olan, görünürde islami mücadele veren biri olmasına rağmen, kızını Kürtçü Marksist-Leninist ve Allahsız akımın liderlerinden olan Musa Anter'e nasıl verdi. En vasıfsız ve en bilgisiz bir müslüman bile kızının bir gayri müslim ya da bir Allahsız ile evlenmesi durumunda islamdan-dinden çıkacağını bilir de, islami eserler neşredecek kadar, davanın çilesini çekiyor gözükecek kadar bir görüntü veren kişi mi bilemez? Bilirse de karı koca olarak nasıl rıza gösterirler? Ya da İslamcı olan çevrelerine bunu nasıl bir bahane ile izah ederler? Ya da bu kadar büyük açık vermek zorunda kalırlar da, islami hizmet yaptığını, islami neşriyat-yayıncılık yaptığını iddia eden bir takım zevat, hala nasıl bu adamı muteber görürler, hala nasıl "Hop! Ne oluyoruz? Burada neler dönüyor?" demez ve bir de kitaplarını satar? Hadi o zaman genç olsa, toy olsa, bilmese, duymasa bile, altı yıldır bas bas bağırdığımız bu gerçekleri hala nasıl görmezden gelir hatta zorla gözüne soktuğumuz halde görmezden, duymazdan anlamazdan gelir de bu kitap bu gün bile o yayınevinde satışta olabilir? "Efendim biz sadece bu kitabını satıyoruz. Baktık, inceledik bir sorun göremedik. Diğer kitaplarını tasvip etmiyoruz" şeklinde bir bahane de bulunamaz. Sadece sağlam kitapları sattığı intibaı-algısı oluşturan bir yayınevi, bozuk adamların sağlam kitaplarını da ASLA SATAMAZ. Çünkü okuyucu gerekli malumata ulaşamaz ve bu tip yazarların diğer kitaplarına karşı dikkati ve endişesini bastırarak yönelir. Zaten bu kitabın yazarı Abdurrahim Zapsu hakkında bir ikaza da denk gelmedim.
Cüneyd Zapsu'nun eşinin de bir gizli Yahudi tarikatına üye olduğu, bu tarikatın genel hedefleri doğrultusunda, müslüman gözükerek İslam'ı ve Müslümanları iyice dejenere etme hedefi kapsamında, cenaze namazlarına erkekler gibi ön saflarda, erkeklerin arasına, başı açık, ayağında diz hizasında etek ve erkekler gibi el bağlayarak katıldığı, tarihi şaşırıyor olabilirim ama 2001 yılında olsa gerek, Sabah gazetesinde manşetten duyurulmuştu. Ben de son altı senedir gece gündüz hizmet etmek için çabaladığım şu sanal ortamda, defalarca hafıza tazeleyip, yanına neler döndüğünü izah ve ispat eden bilgiler de ekleyip duyurmuştum.
Zapsu'nun Tayyip'i oynatan gizli Yahudi ve mason teşkilatlanmanın kilit isimlerinden biri olduğu bin kere meydana çıkmıştı. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye'ye gelen üst düzey yabancı bürokratlar, kısa süre için boşbakan Tayyip ile görüşür sonra da AKP genel merkezinde uzun uzun Zapsu ile görüşürlerdi. Bir keresinde bir gazeteci bunu haber yapmaya cesaret etti de, ben başka birinin ya da aynı gazetecinin ikinci kere haber yaptığına denk gelemedim. Yine AKP ilk denemede Irak tezkeresini çıkaramayınca, AKP'yi iktidara getiren ABD-Siyonist ortaklığının, AKP üzerine daha fazla oynamama ve desteklememe tehlikesine(!) karşı Zapsu araya girmiş, ABD'deki bir toplantıda, "Bu adamı(tayyip'i) logara-lağıma-deliğe süpürmeyin. Bu adamı kullanın" demişti. Sonra bu sözünü inkar eden Zapsu'ya kendi ses kaydı dinletilince sesi kesilmişti.
Zaten daha siyasi yasağı devam ederken. "Muhtar bile olamaz ve siyasi yaşamı bitti" diye manşetler atılırken, Tayyip'i yanına alıp bütün dünya liderlerini gezdiren kişi de Zapsu idi. Beyaz Saray tarihinde ilk defa, hiçbir siyasi kimliği olmayan birinin(Tayyip'in) bizzat başkan tarafından karşılanmasını sağlayan da Zapsu idi. Karşılayan başkan da "Ben Tanrıdan bir emir aldım. Tanrı bana Haçlı seferini emir etti" şeklinde bir katedralde konuşup Irak saldırısını açıkça Haçlı Seferi olarak ilan eden Evanjelist Bush'du... Vesaire, vesaire, vesaire... Altı yıldır bin katını da anlatıp ispat ettim bunların ama önce görecek göz, titreyecek gönül lazım. "Allahhhh! Ne oynamışlar, nasıl pusu kurmuşlar" deyip bunların tuzaklarına bir an evvel elinden geleni yapacak, hiç değilse elinden gelenleri yapanlara destek olacak bir iman ve ihlas lazım. Her ne olursa olsun, her ne ispat edilirse edilsin, bir de islamı ve tarihi ve osmanlıyı araç edinerek bu yapılanmalara hizmet edecek düşükler lazım değil.
Zapsu'nun Kurucularından olup sonradan ayrıldığı BİM'i(Daha sonra A101'i kurdu), ortaklardan olan sözde Nakşibendi tarikatını, yasin el kadı'yı, el Kaide, Suudi Amerika, IŞİD, El Nusra, MOSSAD, Büyük İsrail proejsi v.s. bağlantıları da anlatacak değilim, daha önce çok anlattım, görecek gözleri kalmamış olanlara saniye tesir etmedi.
Size şimdi bu Zapsu'ların Karay Yahudisi Ülker grubu ve Sabetaycı Yahudi Doğuş grubu yani Şahenk'ler ile olan çok kuvvetli bağlantılarını da anlatmayacağım.Zaten onları da ispatları ile anlattım durdum. Hatta davalar açıldı da bir şey tutturamadılar. Ezik ezik, endişe ile, aslında istemeye istemeye açtıkları davalardan ne sonuç alabilirler ki? Ya da bin türlü rezilliğin ve ihanetin ispat edildiği yayınlara ve bloglara dava açmaları onlara fayda mı zarar mı verir?

Ya peki, Hz. Osman ile Hz. Ali'yi bile her hususta, hatta ictihadi hususlarda bile kıyas edebileceğine ya tartıp değerlendirebileceine inanmış bir zavallıya, bir düşüğe, şunca şeyler şunca senelerdir ispatları ile anlatıldığı halde görmezden gelebiliyorsa, lafla, sözle, ispatla ne anlatılabilir? Zaten hep beraber gördünüz sayfasındaki bir milyon takipçisini gavurur üzerine gönderir gibi Akademi'nin üzerine gönderdiğini...

İşte bunlar hep nifak alameti...

Zapsular ve Ülkerler, Türkiye'deki Siyasal İslamcıların, İlim Yayma Cemiyeti başta olmak üzere çok sayıda ciddi sözde İslami vakıf ve yapılanmanın, sözde islami partilerin ve liderlerin; İsrail, Mossad, ABD, CIA menfaatine göre hareket etmesini ve nihayetinde onlara yarar kararlar almasını sağlayan kilit kişiler ve holdinglerdir. İşte burası da Akademi'dir. İmam-ı Rabbani evlatlarının, deccal küfrünü temelinden yıkıp ümmetin tamamının gözünü açtığı sayfadır, sitedir. Burada ne çakma üstadlar, ne çakma akademisyenler, gazeteciler, Sabetaycılar, Adıtürkçüler, şuncular, buncular rezil edildiler de hepsi susup kalmaktan başka bir şey yapamadılar. Haydi şimdi bu çakma üstadı da görelim.
Hz.Ali'nin siyasetini iki cümle ile yerin dibine sokmak siteyen çakma üstadlara, yaşadığı yıllarda bile neler döndüğünü, hem de evladı belki torunu yaşında insanlar ispatları ile anlatttığı halde anlamayan hadsizlere önemle duyurulur. 


Genç Müslüman Askerler

Müslüman Ailelerin Müslüman Çocuk Askerleri


Bir ülkede, nüfusun yüzde doksan dokuzu Hristiyan olsa, kalan yüzde biri müslüman olsa ve müslümanlar sayıca bu kadar az olmalarına rağmen idarede olsalar...

Devlet tamamen şer'i kaidelere göre yönetilse, bütün hukuk sistemi ve idari sistem şeriata göre olsa...

Bütün hristiyanlar vatandaş değil teba olsa, zımmi olsa, bunlardan ek vergi alınsa ve yine de bu hristiyanlar memur, asker, subay değil muhtar bile olamasa... Müslümanlar bu derece hür, bu derece güçlü olsa...

O ülkedeki Müslümanlar hiç bir sıkıntı, baskı,zorlama ve tehlike altında kalmadan İslami inançlarının ve ibadetlerinin TAMAMINI, istedikleri her zaman ve mekanda açıklayabilse, savunabilse ve uygulayabilse...

İşte orası bile darül islamdır.
İslam devletidir. 

Tam tersi de geçerlidir.

Yüzde birlik gayri müslim nüfus, yüzde doksan dokuz müslümanarı yenip idareyi ellerine almış ve İslami tamamen ya da kısmen yasaklamış olabilirler. İşte orası da darül harptir. 
Zaten bir ülkenin darül harp ya da darül islam oluşunda İmameyne göre(İmamı Azam'ın müctehid iki talebesine göre) sadece şeriatın tatbik edilip edilmediğine bakılır. Başka bir şeye bakılmaz.

Bir ülkenin darül islam ya da darül harp olması hususunda nüfusa bakılmaz. 
O ülkede camilere ve minarelere ve ezana izin verilmiş mi, verilmiş ise ne kadar verilmiş "Almanya'da da verilmiş ama Türkiye'de daha bir başka verilmiş canım" diye ahmakça bakış açılarına girilmez. 
"Eman" sadece kısmi hürriyet demek değildir. 
Eman varsa, İslam'ın her inanç maddesine ve her ibadet şekline vardır. 
Öyle ya eman varsa İslami idare vardır.

İslami idare varsa ve müslümanlar hakim iseler neden bir kısım İslami esaslara serbestlik, bir kısmına ise yasak uygulasınlar?

Hadis-i şerifin ifadesi ile;
"Allah bu ümmeti, ağzı cerbezeli laf yapan münafık din alimlerinin şerlerinden muhafaza buyursun"

Mehmet Fahri Sertkaya
Dünya'da Hiçbir İslam Devleti Yok, darü'l-harb, darü'l-islâm, İslâm, dünya, world, süleymanlı


DÜNYADA HİÇBİR İSLAM DEVLETİ YOK!

Vatandaşının yarısı bile Müslüman olan bir ülkede bir genel kurmay başkanı çıkıp da, laiklik adına, Hristiyanlık adına v.s. adına darbe yapamaz. Es kaza yaptı diyelim, bu darbeyi ayakta tutamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede her caddede onlarca güzellik merkezi, tekel büfe, toto-loto bayii olamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede gencecik kızlar neredeyse çırılçıplak gezemez. TV'ler, gazeteler ve dergiler o derecede müstehcen olamaz.
Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede genel evler resmen faaliyet gösteremez. Kaldı ki bunlardan vergi almayı kimse teklif bile edemez. Vergi madalyası takmak mı? Onu yapmak isteyeni o milletin elinden kimse kurtaramaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede kamu kurumlarında İslam'ın en temel/en meşhur emirlerinden biri olan başörtüsü yasaklanamaz. Kadın erkek memurlar ve memureler bir arada, tesettürsüz ve birbirlerine çok yakın olablecekleri şekilde çalıştırılamaz. Liseler, üniverstiler bu derece iğrençleşemez. Kantinlerde kılıf ve doğum kontrol hapı satılamaz. Üç beş zibidi ekranlara çıkıp hemen her gün başörtüsüne dil uzatamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede Müslümanlar öşrün, fıkhın, şeriatın, muamelatın ne olduğunu, İslam'ın miras hukukunu olsun bilip tatbik ederler. Bunların bile bilinmediği ve duyulmadığı bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman değildir. Eğer nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, o ülkede İslam'ın hükümleri tam olarak tatbik edilemese de en azından tam olarak bilinir ve nüfusun yarısını temsil eden Müslümanlar her gün her gece bu hükümleri tatbik etmek için neler yapmaları gerektiğine bakarlar. Böyle gayret gösterirler.
Şayet bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, bunlar emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker farzını eda etseler, İslam'ın emir ettiği cihad farzını yerine getirseler o ülke süt liman olur. Nüfusun geriye kalan diğer yarısı gönül rızası ile Müslümanların idaresine ve İslam idaresine girerler.

İşte Nüfusunun yarısı bile Müslüman olmayan bir ülkede bir veya bir kaç siyasi parti ya da cemiyet, kendilerini on numara Müslüman zan edip her meselede cehaletleri ve kuru akıl ve mantıkları ile yüz binlerce müslümanı peşlerinden sürüklerler ve darül harp denen şeyin kelime manasını bile doğru düzgün bilmezlerse orası tam anlamı ile ŞENLİK olur.. EVLERE ŞENLİK OLUR... Onlarca yıl geçer, siyasi liderler göçer gider ama İslam davası ve Müslümanlar yerlerinde sayarlar.

Yerden bitme bir zibidi askerin başına geçip bütün müslümanların dini ile dalga geçer, namlunun ucunu birazcık gösterir ve meydandan ilk önce Müslüman(!) siyasi liderler kaçarlar.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir İslam devleti yok. Bu kafayla da bir yüz elli sene daha olmaz. Artık siyasal islam denen kokuşmuş akımdan ve kendini bu millete büyük kurtarıcı gibi tanıtmış çapsızlardan, cahillerden davamızı kurtarma vakti. Alimlere tabi olma vakti.


Mehmet Fahri Sertkaya
Migros Domuz Eti


Manukyan Vergi Rekortmeni

Manukyan Vergi Rekortmeni



Bir İslam ülkesi düşünün!
Dini nikah yapmak suç olsun, imam nikahı kıydıranlar, şikayet edilince onlara ceza verilsin



Bir İslam ülkesi düşünün!
"Eşcinsellik sapıklıktır" demek suç sayılsın...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Gâvura "Gâvur" demek ve insanları dini kimliğine göre sınıflandırmak suç kabul edilsin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
"İslam ordusu" olması gereken ordusuna gayri müslimleri de asker hatta subay olarak alsın... Yetmedi gayri müslimleri İslam devletinin her makamında görevlendirsin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Domuz eti, kumar, içki-şarap ve sağlığa zararlı daha sayısız şey serbest olsun...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Zina serbest olsun... Evlilerin zina etmeleri bile cezasız bırakılsın...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Genel evler ve fahişelik serbest olsun. Hatta kumar gibi fuhuş da devlet denetiminde olsun, bunlardan vergi alınsın. Yetmedi bu kumardan, fuhuştan, faizden elde ettiği vergilerler, imamların, müezzinlerin, müftülerin ve bütün memurların maaşları ödensin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Miras hukuku, alış veriş/ticaret hukuku, medeni hukuku, savaş hukuku dahil bütün hukuku gayri islami olsun...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Camiler açık olsun, yüz binlerce Diyanet personeli olsun, beş vakit namazlar kılınabilsin, Cuma namazlarına sorun çıkartılmasın bu düzen böyle onlarca yıl devam etsin, ama bir tek imamın bile bir vaazında ağzından "şeriat", "hilafet", "İslam medeni hukuku", "Mecelle", "Öşür" ve benzeri en temel İslami terimler duyulamasın.



Bir İslam ülkesi düşünün!
Bütün bu sayılanların yaşandığı o ülkede, her şeyi temelinden düzelmekle, nasihat etmekle, doğruyu öğretmekle sorumlu olan sözde alimler ve hocalar, bu ülkeyi hem de ısrarla "İslam ülkesi" ilan etsin... İslami bir siyasi parti, hizmeti ve nasihati parti teşkilatlarında havalı el kol hareketleri ile, kameralar karşısında coşmuş egoları ile nutuk atmak zan etsinler... Atı alan ve Müslümanları mağlup eden gavurlar Üsküdar'ı geçeli iki asır olsun, o sözde İslam ülkesinde kimsenin bir rahatsızlığı olmasın...



Böyle bir İslam ülkesi düşünemiyorsunuz değil mi? 

O halde en azından böyle bir Türkiye'ye İslam ülkesi diyen okumuş cahilleri, sözde hocaları gözünüzden düşürün. Dünya ve ahiret saadetiniz için onların peşlerine takılmayın. İslam'ı şahsi egolarını tatmin, şöhret hırslarını tatmin için malzeme yapan Diyanet mensubu ya da Diyanet harici hiçbir şeref yoksununa, samimiyetsiz sefilllere, videolarını, video kanallarını, sosyal medya sayfalarını takip ederek destek vermeyin. 





Bir kenara çekilip ezilmeyin!

Dar'ül harp fıkhını öğrenin. Dar'ül harp fıkhına göre ticaretle meşgul olun. İslam devletinde yapılamayacak ama dar'ül harp fıkhında müsaade edilmiş hileleri uygulayın! Alkol satan tesislere bile ortak olun, domuz eti satan firmalara ortak olun. Devlet bankalarına paranızı yatırıp faizi ile alın! Devletin tahvillerini alın! Ezilen taraf değil ezip geçen taraf olun.
Bunu da bir an önce küfrü yıkmak ve zulmü durdurmak için yapın. Kendinizi kandırmayın! Dar'ül harpte yapmak yasak olan şeyleri de caiz görüp haddi aşmayın. Gayrete gelin, hizmet aşkı ile yaşayın ve deccal küfrünü yıkan müstesna insanlar arasında yer alın!

Dar'ül harp bir ülkede, borsaya girip, içki, domuz eti, sigara satan firmaların hisselerini satın almak suretiyle onlara ortak olmak caizdir. Onların ürünlerini dağıtan bir büyük dağıtıcı/tedarikçi/toptancı olarak ticaret yapabilir.
Dar'ül harp bir ülkede, şeriat ile idare edilmeyen bir ülkede, bir müslüman içkili lokanta açabilir. Tatil bölgelerinde lüks ve içkili bir restoran işletebilir. Hızla büyük paralar kazanabilir ve güçlenip İslam'a hizmet eder.
Bir senede onlarca kurs, medrese açar bu parayla ve niyeti düzgün ise, sınırları korumuş ise bu yardımları kabul görür. Cihad olur. Medyada hizmet etmek isteyen kabiliyetli müslümanlara maddi destek de olur. Siyonistler organ kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı ile elde ettikleri kara paralar ile Türkiye'de onlarca yıldır sözde islami, özde tuzak dolu kitaplar dağttıkları gibi, bu müslüman da on milyonlarca gerçekten islami kitabı ücretsiz dağıtabilir. Korkunç sevap kazanır. Ama kendini kandırıp dünyevi niyetle bunu yaparsa, bir de içkiyi kendi içmeye başlarsa, nefsinin eline düşerse, büyük aldanır, paralar hizmete de gitmez, savrulur gider, korkunç bir azabın içinde bulur kendini. Helak olur
Bu nedenle, düz yolda yürümeyi bilmeyen, vasıfsız, donanımsız, iradesi zayıf müslümanların işi değildir bu gibi hizmetler.


 Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV
,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri.
,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Karacaahmet

,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Mehmet Emre (Hatıratım)Hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar var.



ŞU TİPİK BİR NURCU UYDURMADIR:

"Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum. "Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır" dediler.

ŞU DA İSPATLI BİR GERÇEKTİR.

Said-i Nursi'nin çeşitli masonik ve misyoner yapılanmaları tarafından bir piyon olarak oynatılan yarı deli, git gel akıllı biri olduğunu bilen Süleyman Efendi (k.s.) o odaklarla onların usulüne/taktiğine göre mücadele etmekteydi ve bu nedenle ilm-i siyaset gereği Said'e birden bitirici bir tavır koymamış ve elinin tersini göstermemişti.
Dönen dolaplardan habersizmiş gibi hareket edip, elden geldiğince bu pusulara/ihanetlere mani olmaya çalışmıştı. Ama yine de adil şahitler ile ispat edilebiliyor ki Süleyman Efendi hiçbir zaman Said-i Nursi denen sahtekarı metheden bir söz söylemedi.
İstanbul'da kendi talebelerinin yanında, Said-i Nursi'yi (ki Said'in de yanında sözde talebeleri varken) bir sokak serserisini azarlar gibi azarlayıp bir de "yalancılık" yakıştırması yaptığının adil şahitleri ve ispatları mevcuttur.

Süleyman Efendi oyun içinde oyun kurmuş, "Nurculuk" diye yepyeni ve aldatıcı bir akım kurmak isteyen Siyonist+Sabetayist+Mason teşkilatı+ABD ile İngiliz istihbaratından oluşan derin odağa karşı taktik hareketler sergilemiştir. Kör kütük cahilin biri olan Said'i, oynanan oyunlar neticesinde alim, davanın çilesini çekmiş mücahid biri zan eden samimi müslüman gençleri, onların elinden mümkün olduğunca almak gayreti gütmüştür.
Said'den de "Bana talebe göndereceksin" diyerek söz almış ama yüzlerce defa yalan söylediği ve söz verip sözünü tutmadığı, cuma namazlarına bile gitmediği, mensubu olduğunu iddia ettiği Şafii mezhebinin temel meselelerini bile bilmediği, medrese eğitimine ancak doksan gün dayanıp kaçtığı, her nerede İngiliz casusu, hilafet düşmanı ve mason biri varsa onlarla sıkı dost olduğu ispat edilebilen Said Okur(gerçek soyadı okur'dur) bu sözünü de tutmamıştır.

Allah'ın takdiri olarak İstanbu'da bir köşe başında Süleyman Efendi ile Said sahtekarı karşılaşmış, birden karşısında Süleyman Efendi'yi ve talebelerini gören Said, yanındaki kendi talebelerini de geriye döndürüp usulünce kaçmak gayreti göstermiştir. Süleyman Efendi de yanındaki talebelerine "Biraz hızlanalım" buyurmuş, usul usul kaçmakta olan Said'e yetişip bastonunun tersini bir ayağına takmak sureti ile durdurmuş ve sokak ortasında yüzüne karşı "Yine söz verdin. Yine sözünü tutmadın" deyip yüksek bir ses tonu ile ve gayet sert ve şiddetli şekilde azarlamıştır.
Hal böyle olduğu halde şakirtler onlarca yıldır hatıra üstüne hatıra uydurmuşlardır. 

BUNU BİLMENİZ ÇOK ÖNEMLİ

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinden Mehmet Emre, 2001 yılında olması gerek, bir hatırat yayınladı. Bu hatırata merkezimiz tarafından şiddetli tepki gösterildi. Fazilet'te satılmasına bile izin verilmedi. Her sorana "Tasvip etmiyoruz. Satmıyoruz." denildi. Zira hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar vardı.
Süleyman Efendi hazretleri ile masonların ve misyonerlerin kuklası Said-i Nursi'nin çok samimi oldukları ve birbirlerini Allah dostu ve muteber kişiler olarak gördüklerine dair de uydurma hatıralar vardı. Daha sonraki süreçte bu uydurma hatıralar şakirtler tarafından da ısrarla yayılıp duyuruldu. Halen de yayınlanıyor.

İyice bilinmeli ki, peygamberimizin sahabesi iken nefsinin eline düşüp küfür üzere vefat edenler bile oldu. Bu dünya imtihan dünyası ve kıyamete kadar, mesafe alıp yükselmiş kişiler de düşecekler. Onların imtihanı bizlerin imtihanı gibi olmadığından onların düşmesi bizlerin düşmesinden de daha kolay kabullenilebilmesi gereken bir husus olmalı.

Mehmet Emre bu itaatsiz ve istikatmesiz halini düzeltmedi. Yaptıklarından pişman olmadı. Merkezimizle ve gerçeklerle arasını tekrar bulmadı ve bu hal üzere iken eceli geldi. Burada M. Emre küfür üzere vefat etti demiyorum. Kimse heyecan yapmasın. Olmadık şekilde anlamasın. Ama "Emirine itaatsiz iken ölenler cahiliye ölümü ile ölürler." şeklindeki hadisi de kimse es geçmesin.