Cumhuriyet tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Kurdukları sömürge devletçiklere, bayrak bulmakta zorlandılar. 


Cetvelle sınırları çizilmiş uydu devletlere, sınırları çizen İngiliz-Hristiyan-Siyonist-Sabetayist-Mason ittifakı bayrak uydurmakta zorlanmış ve ortaya bu manzara çıkmış. Aslında sömürge olarak kurulmuş ama ilan edilmemiş sömürge devlet konumunda olan bu devletler/topraklar Osmanlı'dan koparılıp alındılar. Buralar bizim dört asırlık topraklarımızdı. Yeniden alamayalım, almaya teşebbüs etmeyelim diye hile ile ve İngiliz desteği ile Cumhuriyet idaresi kuran Sabetayistler "Yurtta barış, dünyada barış" dediler, beynimize beynimize kazıdılar resmi müfredat ile... 

Çok taktik öğretiler ve söylemler ile dünya gelişmelerine gözümüzü kapattılar. Daha düne kadar bizim toprağımız olan yerleri hafızamızdan ve hayalimizden bile sildiler.
Genç Müslüman Askerler

Müslüman Ailelerin Müslüman Çocuk Askerleri


Bir ülkede, nüfusun yüzde doksan dokuzu Hristiyan olsa, kalan yüzde biri müslüman olsa ve müslümanlar sayıca bu kadar az olmalarına rağmen idarede olsalar...

Devlet tamamen şer'i kaidelere göre yönetilse, bütün hukuk sistemi ve idari sistem şeriata göre olsa...

Bütün hristiyanlar vatandaş değil teba olsa, zımmi olsa, bunlardan ek vergi alınsa ve yine de bu hristiyanlar memur, asker, subay değil muhtar bile olamasa... Müslümanlar bu derece hür, bu derece güçlü olsa...

O ülkedeki Müslümanlar hiç bir sıkıntı, baskı,zorlama ve tehlike altında kalmadan İslami inançlarının ve ibadetlerinin TAMAMINI, istedikleri her zaman ve mekanda açıklayabilse, savunabilse ve uygulayabilse...

İşte orası bile darül islamdır.
İslam devletidir. 

Tam tersi de geçerlidir.

Yüzde birlik gayri müslim nüfus, yüzde doksan dokuz müslümanarı yenip idareyi ellerine almış ve İslami tamamen ya da kısmen yasaklamış olabilirler. İşte orası da darül harptir. 
Zaten bir ülkenin darül harp ya da darül islam oluşunda İmameyne göre(İmamı Azam'ın müctehid iki talebesine göre) sadece şeriatın tatbik edilip edilmediğine bakılır. Başka bir şeye bakılmaz.

Bir ülkenin darül islam ya da darül harp olması hususunda nüfusa bakılmaz. 
O ülkede camilere ve minarelere ve ezana izin verilmiş mi, verilmiş ise ne kadar verilmiş "Almanya'da da verilmiş ama Türkiye'de daha bir başka verilmiş canım" diye ahmakça bakış açılarına girilmez. 
"Eman" sadece kısmi hürriyet demek değildir. 
Eman varsa, İslam'ın her inanç maddesine ve her ibadet şekline vardır. 
Öyle ya eman varsa İslami idare vardır.

İslami idare varsa ve müslümanlar hakim iseler neden bir kısım İslami esaslara serbestlik, bir kısmına ise yasak uygulasınlar?

Hadis-i şerifin ifadesi ile;
"Allah bu ümmeti, ağzı cerbezeli laf yapan münafık din alimlerinin şerlerinden muhafaza buyursun"

Mehmet Fahri Sertkaya
Migros Domuz Eti


Manukyan Vergi Rekortmeni

Manukyan Vergi Rekortmeni



Bir İslam ülkesi düşünün!
Dini nikah yapmak suç olsun, imam nikahı kıydıranlar, şikayet edilince onlara ceza verilsin



Bir İslam ülkesi düşünün!
"Eşcinsellik sapıklıktır" demek suç sayılsın...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Gâvura "Gâvur" demek ve insanları dini kimliğine göre sınıflandırmak suç kabul edilsin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
"İslam ordusu" olması gereken ordusuna gayri müslimleri de asker hatta subay olarak alsın... Yetmedi gayri müslimleri İslam devletinin her makamında görevlendirsin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Domuz eti, kumar, içki-şarap ve sağlığa zararlı daha sayısız şey serbest olsun...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Zina serbest olsun... Evlilerin zina etmeleri bile cezasız bırakılsın...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Genel evler ve fahişelik serbest olsun. Hatta kumar gibi fuhuş da devlet denetiminde olsun, bunlardan vergi alınsın. Yetmedi bu kumardan, fuhuştan, faizden elde ettiği vergilerler, imamların, müezzinlerin, müftülerin ve bütün memurların maaşları ödensin...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Miras hukuku, alış veriş/ticaret hukuku, medeni hukuku, savaş hukuku dahil bütün hukuku gayri islami olsun...



Bir İslam ülkesi düşünün!
Camiler açık olsun, yüz binlerce Diyanet personeli olsun, beş vakit namazlar kılınabilsin, Cuma namazlarına sorun çıkartılmasın bu düzen böyle onlarca yıl devam etsin, ama bir tek imamın bile bir vaazında ağzından "şeriat", "hilafet", "İslam medeni hukuku", "Mecelle", "Öşür" ve benzeri en temel İslami terimler duyulamasın.



Bir İslam ülkesi düşünün!
Bütün bu sayılanların yaşandığı o ülkede, her şeyi temelinden düzelmekle, nasihat etmekle, doğruyu öğretmekle sorumlu olan sözde alimler ve hocalar, bu ülkeyi hem de ısrarla "İslam ülkesi" ilan etsin... İslami bir siyasi parti, hizmeti ve nasihati parti teşkilatlarında havalı el kol hareketleri ile, kameralar karşısında coşmuş egoları ile nutuk atmak zan etsinler... Atı alan ve Müslümanları mağlup eden gavurlar Üsküdar'ı geçeli iki asır olsun, o sözde İslam ülkesinde kimsenin bir rahatsızlığı olmasın...



Böyle bir İslam ülkesi düşünemiyorsunuz değil mi? 

O halde en azından böyle bir Türkiye'ye İslam ülkesi diyen okumuş cahilleri, sözde hocaları gözünüzden düşürün. Dünya ve ahiret saadetiniz için onların peşlerine takılmayın. İslam'ı şahsi egolarını tatmin, şöhret hırslarını tatmin için malzeme yapan Diyanet mensubu ya da Diyanet harici hiçbir şeref yoksununa, samimiyetsiz sefilllere, videolarını, video kanallarını, sosyal medya sayfalarını takip ederek destek vermeyin. 



,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri.
,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Karacaahmet

,Nurculuk, said nursi, İslâm, süleymanlı, süleyman hilmi tunahan, mehmet emre, hatıratım, fazilet, Cumhuriyet tarihi, Osmanlı tarihi,
Mehmet Emre (Hatıratım)Hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar var.



ŞU TİPİK BİR NURCU UYDURMADIR:

"Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum. "Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır" dediler.

ŞU DA İSPATLI BİR GERÇEKTİR.

Said-i Nursi'nin çeşitli masonik ve misyoner yapılanmaları tarafından bir piyon olarak oynatılan yarı deli, git gel akıllı biri olduğunu bilen Süleyman Efendi (k.s.) o odaklarla onların usulüne/taktiğine göre mücadele etmekteydi ve bu nedenle ilm-i siyaset gereği Said'e birden bitirici bir tavır koymamış ve elinin tersini göstermemişti.
Dönen dolaplardan habersizmiş gibi hareket edip, elden geldiğince bu pusulara/ihanetlere mani olmaya çalışmıştı. Ama yine de adil şahitler ile ispat edilebiliyor ki Süleyman Efendi hiçbir zaman Said-i Nursi denen sahtekarı metheden bir söz söylemedi.
İstanbul'da kendi talebelerinin yanında, Said-i Nursi'yi (ki Said'in de yanında sözde talebeleri varken) bir sokak serserisini azarlar gibi azarlayıp bir de "yalancılık" yakıştırması yaptığının adil şahitleri ve ispatları mevcuttur.

Süleyman Efendi oyun içinde oyun kurmuş, "Nurculuk" diye yepyeni ve aldatıcı bir akım kurmak isteyen Siyonist+Sabetayist+Mason teşkilatı+ABD ile İngiliz istihbaratından oluşan derin odağa karşı taktik hareketler sergilemiştir. Kör kütük cahilin biri olan Said'i, oynanan oyunlar neticesinde alim, davanın çilesini çekmiş mücahid biri zan eden samimi müslüman gençleri, onların elinden mümkün olduğunca almak gayreti gütmüştür.
Said'den de "Bana talebe göndereceksin" diyerek söz almış ama yüzlerce defa yalan söylediği ve söz verip sözünü tutmadığı, cuma namazlarına bile gitmediği, mensubu olduğunu iddia ettiği Şafii mezhebinin temel meselelerini bile bilmediği, medrese eğitimine ancak doksan gün dayanıp kaçtığı, her nerede İngiliz casusu, hilafet düşmanı ve mason biri varsa onlarla sıkı dost olduğu ispat edilebilen Said Okur(gerçek soyadı okur'dur) bu sözünü de tutmamıştır.

Allah'ın takdiri olarak İstanbu'da bir köşe başında Süleyman Efendi ile Said sahtekarı karşılaşmış, birden karşısında Süleyman Efendi'yi ve talebelerini gören Said, yanındaki kendi talebelerini de geriye döndürüp usulünce kaçmak gayreti göstermiştir. Süleyman Efendi de yanındaki talebelerine "Biraz hızlanalım" buyurmuş, usul usul kaçmakta olan Said'e yetişip bastonunun tersini bir ayağına takmak sureti ile durdurmuş ve sokak ortasında yüzüne karşı "Yine söz verdin. Yine sözünü tutmadın" deyip yüksek bir ses tonu ile ve gayet sert ve şiddetli şekilde azarlamıştır.
Hal böyle olduğu halde şakirtler onlarca yıldır hatıra üstüne hatıra uydurmuşlardır. 

BUNU BİLMENİZ ÇOK ÖNEMLİ

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinden Mehmet Emre, 2001 yılında olması gerek, bir hatırat yayınladı. Bu hatırata merkezimiz tarafından şiddetli tepki gösterildi. Fazilet'te satılmasına bile izin verilmedi. Her sorana "Tasvip etmiyoruz. Satmıyoruz." denildi. Zira hatıratta gerçek dışı beyanlar ve uydurma hatıralar vardı.
Süleyman Efendi hazretleri ile masonların ve misyonerlerin kuklası Said-i Nursi'nin çok samimi oldukları ve birbirlerini Allah dostu ve muteber kişiler olarak gördüklerine dair de uydurma hatıralar vardı. Daha sonraki süreçte bu uydurma hatıralar şakirtler tarafından da ısrarla yayılıp duyuruldu. Halen de yayınlanıyor.

İyice bilinmeli ki, peygamberimizin sahabesi iken nefsinin eline düşüp küfür üzere vefat edenler bile oldu. Bu dünya imtihan dünyası ve kıyamete kadar, mesafe alıp yükselmiş kişiler de düşecekler. Onların imtihanı bizlerin imtihanı gibi olmadığından onların düşmesi bizlerin düşmesinden de daha kolay kabullenilebilmesi gereken bir husus olmalı.

Mehmet Emre bu itaatsiz ve istikatmesiz halini düzeltmedi. Yaptıklarından pişman olmadı. Merkezimizle ve gerçeklerle arasını tekrar bulmadı ve bu hal üzere iken eceli geldi. Burada M. Emre küfür üzere vefat etti demiyorum. Kimse heyecan yapmasın. Olmadık şekilde anlamasın. Ama "Emirine itaatsiz iken ölenler cahiliye ölümü ile ölürler." şeklindeki hadisi de kimse es geçmesin.

test yayınıdır.
Moskof Bakireleri ve Adnan Menderes, Adnan Menderes, Siyâset, Cumhuriyet tarihi,
Moskof Bakireleri ve Adnan Menderes
ATV'de yayımlanan "BEN ONU ÇOK SEVDİM" isimli dizinin de etkisi ile Adnan Menderes ve aşkları(!) yine gündemde. Şu ana kadar yayımlanan bölümlerinde dizi, Adnan Menderes'in sadece Ferit Alnar'ın karısı Ayhan Alnar (Aydan) ile aşk(!) yaşadığını ve çok da hayran olunası, asil  bir aşk yaşadıklarını gösteriyor.

Pekiyi, gerçekler böyle mi? Kendisi aslında Sabetayist bir gizli Yahudi olan Adnan Menderes'in aşk(!) yaşamına bakılınca sadece Ayhan Aydan ile değil, evli-bekar onlarca fahişe ile aşk(!) yaşadığı görülüyor. Bunlardan biri de "Moskof Bakireleri" denilen dört kız kardeşten biri olan Suzan Sözen... Aşağıya alıntılayacağımız yazı, Suzan Sözen'in yakın arkadaşı Leyla Umar ile yapılan bir röportaj... 


Söz konusu TV dizisinin senaristleri Menderes'in diğer aşk(!)larından bahis edecekler mi, edeceklerse onların kocalarını da ruh hastası gösterecekler mi, hangi birine nasıl kılıf uyduracaklar da Adnan Menderes'in olmayan onurunu kurtaracaklar bilmiyoruz ama toplum olarak artık araştırıyoruz ve her meselede gerçekleri bilmek istiyoruz. İşte o röportaj... [Köşeli parantez içindeki bilgiler Akademi Dergisi tarafından yazılmıştır.] 


***

Suzan ve kardeşlerine 'Moskof bakireleri' derlerdi


Lacivert gözleri ve mermer gibi duruşuyla ünlü yıldız Dorothy Lamour’a benzetilirdi Suzan Sözen...

Gittiği her yerde herkesi kendine hayran bırakan bu kadın, Adnan Menderes’i de kendine aşık etmeyi başarmıştı. Suzan Sözen’le beraber büyüyen yazarımız Leyla Umar, Sözen’i anlattı. Yasak aşkı nedeniyle kocası Fethi Avni Sözen’in mirasından da mahrum kalan Suzan Sözen için Umar, “Suzan garip bir kadındı. Büyüyle uğraşırdı. Ondan nefret etmeme neden olan şey ise Yassıada’ya gidip Adnan Menderes’in aleyhinde konuşması oldu” diyor.

Suzan Sözen ile nasıl tanıştınız?

Babamın en yakın arkadaşı Şevkati Bey’di. Babamla birlikte büyümüşler. Nişantaşı’ndaki Işık Lisesi’ni [Işık lisesi Sabetayist gizli Yahudilerin cemaat okuludur.] bitirdikten sonra Samsun’a gidip tütün ticareti yapmaya başlamışlar. Ancak ikisi de Samsun’dan sıkılıp Rusya’ya gitmiş. Şevkati Bey Galina adında bir Rus kızıyla evlenmiş. Galina Rusya’nın ilk kadın pilotu. Şevkati Bey de Samsun’a sık sık giderken Galina, bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Ve adını Suzan koyan babamın kucağına verilmiş. Şevkati Bey Rusya’ya dönüp eşi ve bebeğini alıp Samsun’a dönmüş. Tütünden kazandıkları parayı bir dostuna borç olarak vermiş. Ve tabii hiçbir zaman geri alamamış.


Babanız İhsan Umar nasıl biriydi?

Entelektüel, Nazım Hikmet’in [Nazım Hikmet'in soy adı RAN'dı. O da bir Selanik kökenli gizli Yahudiydi. Daha gerilerde soyu Polonya seferad Yahudilerine dayanır.] şiirlerini sürekli bana okuyan ve çok iyi Fransızca, İngilizce, Rusça bilen bir insandı. Sürekli kitap ve şiir okurdu.


Rusya’daki ticaret işi nasıl gitmiş?


Tıpkı Şevkati Bey gibi babam da sürekli çalışan biriydi. Rusya’da hiçbir kadına tutulmadığına göre belki de çapkın değildi ama annemi on altı yaşındayken evlenmeye ikna etmiş. Onun için yazdığı şiirleri bütün ev halkına okurdu.


Peki Şevkati Bey’le babanız Samsun’dan ayrılınca ne yapıyorlar?

Şevkati Amcam emekli oluncaya kadar Cumhuriyet’te çalışıyor. Babam onun boşta olmasını istemediği için Taksim’de bir kahve açmasını sağlıyor. Babama gelince... Samsun’dan ablamı, beni ve annemi Zonguldak’a getiriyor. Kömür Şirketi’nin Genel Müdürü Kâzım Taşkent’in yardımcısı olarak ben, yedi yaşında oluncaya kadar çalışıyor. Sonra Kâzım Bey’le birlikte İstanbul’a gelip Yapı Kredi Bankası’nı kuruyorlar.



Nejat Verdi ile evlendi ama bence onu sevmiyordu!



Suzan Sözen’le arkadaşlığınız nasıl başladı?

Suzan hakikaten çok güzel bir kızdı. Dört kardeştiler. Notre Dame de Sion’u [Baba Sabetaycıların Işık lisesinden, kızı da Notre Dame de Sion'dan mezun. Notre Dame de Sion bir misyoner okuludur.] yeni bitirmişti. Babam adını koyduğu için Suzan’ı [Suzan hem gayr-i müslimlerin hem de müslümanların ortak kullandığı isimlerden biridir.] çok seviyor. Ve Suzan’a “Gel, sen benim yanımda sekreterlik yap” diyor. Çünkü o kadar güzel ki, aklınca babam onu erkeklerden korumaya çalışıyor... Bu arada Suzan’a erkeklerden evlenme teklifleri geliyor tabii. İlk talibi Türkiye’ye cip ithal eden Nejat Verdi ile evlendi. İkisi birbirine yakışırdı ama Suzan’ın ne onu ne de başkasını sevdiğini sanmıyorum.


Neler yapardınız beraber?

Babam Suzan’la her yere gitmeme izin verirdi. Mesela sinemaya veya Park Otel’in alt katındaki gece kulübüne sık sık giderdik.



Her hafta sonu Taksim Park Otel’e giderdik


İlginizi çeken davranışları var mıydı?

Bir gün Suzan’a gittim, kapıyı açtı; bir de baktım ki iki kolunu minik minik siyah beneklerle boyamış. Bana tabii, o zaman hiç şaşırtıcı gelmemişti. Hatta heyecanla “Ne hoş bir şey” demiştim.


En çok gittiğiniz yer neresiydi?

Biz hemen her hafta sonu Taksim’deki Park Otel’e giderdik. Çok güzel bir oteldi. Adnan Menderes, Doğan Nadi, Yahya Kemal gibi yazarlar hep orada kalırdı. Çok şık bir barı vardı. Benim için her şey çok güzeldi.

Başka farklı yönleri var mıydı?

Mesela gece dışarı çıktığımızda Suzan taş gibi soğuk bir kadın olurdu. Sanki mermer bir heykel dans ediyordu... Gözünde hiçbir ışık gördüğümü hatırlamam. Ama Suzan gerçekten garip bir kadındı. Büyüyle uğraşırdı ve bunu saklamazdı. Nejat Verdi ile evliyken bir gün Suzan’a uğramıştım. Ve ilk defa zamanın polis müdürü Ferit Avni Sözen ile o gün tanıştırdı beni. Tabii aralarında bir şey olduğunu hissettim. Nejat Verdi ile de evliydi ama mutsuz olduğunu saklamıyordu. Nitekim bir gece Boğaz’da gezerken Suzan’ı Ferit Sözen’in arabasında gördüm.


Peki Nejat Verdi’nin durumdan haberi oldu mu?

Nejat Verdi onu bıraktığına göre haber vermesine gerek kalmadı. Ferit Sözen ile sonunda evlendiler. Maçka’daki Belveder Apartmanı’nda oturuyorlardı.

BANA MENDERES’İN KENDİSİNE AŞIK OLDUĞUNU SÖYLEDİ 


Adnan Menderes’le ilişkisi karşısında Ferit Avni Sözen’in tutumu nasıldı?

Belveder Apartmanı’nın karşısındaki caminin kapısında Adnan Menderes Suzan’dan gelecek işareti beklerdi. Suzan’ın bana da anlattığına göre “Menderes ona aşıktı”. Ama ben inanmıyordum. Bir gün evine gittim; “Misafirim var” dedi, ben de zaten halinden hemen anladım, içeri girmedim. Bir daha da evine gitmedim.


Ferit Avni Sözen ne yapıyordu o sırada?

Ferit Avni Sözen’in bilmemesi mümkün değildi ama gıkını çıkarmıyordu. Herhalde vazgeçemediği işini kaybetmek istemiyordu.


İlişkinin farkındaydı Ferit Sözen öyleyse...

Artık herkes, tüm İstanbul ve mahalle biliyor; konuşuyordu. Anlattıklarına göre salondaki ışık Menderes’le ikisinin haberleşmesini sağlıyordu.



MENDERES’İN ALEYHİNDE KONUŞTUĞU İÇİN NEFRET ETTİM 


Bir de Suzan Sözen’in ilk yazdığı “Kalbimin Aradığı Erkek” adlı kitap var...


O kitabı yazdı ve babama yolladı. İlk sayfasında da “Sevgili amcama saygılarımla” diye yazmıştı. Babam da bana “Bak, Suzan kitap yazmış; sen de yazsan ne güzel olur” demişti. Ben de o sıralar gazetecilik yapmaya başlamıştım. Babama “Kitabı size okuyayım isterseniz” dedim. Sevindi. İlk sayfada “Yorganın altındaki vücudun çıplak...” gibi bir cümleyle başlıyordu. Babam bunu duyduğu an bana: “Tamam kızım, artık okumayı bırak” dedi ve kitap sonra ortadan kayboldu.

Peki sevmediğiniz başka bir sözü veya bir davranışı var mıydı?

Ondan nefret etmeme neden olan ilk şey Yassıada’ya gidip Adnan Menderes’in aleyhinde konuşması oldu.


Oysa Ayhan Aydan tersini yapmıştı?

Evet, “Ben bu adamı sevdim” demişti. Çok sonra Ayhan Aydan’la bir davette karşılaştım. Yanıma gelip “Sizi çok seviyorum, sayıyorum” dedi. Ben de ona “Ben de sizi seviyorum. Çünkü sevdiğiniz adamın aleyhinde konuşmadınız” dedim.



Suzan’ın evini kiraladım, bir daha da yüzünü görmedim


Peki Suzan Sözen’i en son ne zaman gördünüz?

Suzan’a biri ev hediye etmiş Ortaköy’e giden yolda, 7 odalı bir ev. Ben de Amerika’ya gidecektim; eşyalarımı bırakacağım bir ev arıyordum. Bu evin kirası 700 liraydı. Suzan’ı aradım. “Evi tutuyorum, kirayı da bankaya yatırırım” dedim. O evde 4-5 sene oturdum ama Suzan’ın yüzünü hiç görmedim.


Adnan Menderes’le hiç karşılaştınız mı?

Bir kez Adnan Bey’le el sıkıştım, Abdi’nin (İpekçi) Florya’daki evinin plajında.

Bir de “Moskof bakireleri” hikayesi var...

Arkadaşlarım, Suzan ve üç kardeşini Suadiye’den tanıdığını söylerlerdi. [Suadiye daha ziyade Kürt Yahudilerinin ve Sabetayistlerin yani hep kripto yahudilerin ikamet ettiği bir semttir.] Serkldoryan Kulübü’ne (bugünkü Büyük Kulüp) giderlermiş. Tabii bu kızlara herkes hayranmış. Ve çapkın erkekler onlara “Moskof bakireleri” adını koymuşlar.




Şevkati Bey’in kızlarıyla ilişkisi nasıldı?

Babam yaşamındaki en yakın dostunun Suzan yüzünden kahrolduğunu gördüğü için çok acı çekerdi.

Ona benzemek çok hoşuma giderdi


Dorothy Lamour benzetmesi de bu beraber gezmelerinizde ortaya çıktı değil mi?

Evet. Suzan saçlarını ortadan ayırırsa ben de aynısını yapardım. İşte o yüzden gittiğimiz yerlerde “İşte Dorothy Lamour Suzan’la Dorothy Lamour Leyla geldi” derlerdi. Hiç ayrılmazdım Suzan’dan, çünkü ona benzemek çok hoşuma giderdi. Osmanbey’de Tan Sineması vardı; genç oğlanlar Suzan’ın peşinden koşarlardı.

Nasıl bir kadındı Suzan Sözen?

Aptal desem değil, akıllı desem hiç değildi.


O zaman niçin ondan ayrılmadınız?

Çünkü geceleri sadece onun sayesinde çıkabiliyordum.



“O geleceği zaman kocam hasta da olsa giderdi”

Suzan Sözen, Adnan Menderes’le ilişkisini 27 Mayıs İhtilali’nin ardından, Dolmabahçe Sarayı’nda sorgulanırken şöyle anlatıyordu: “Kocam Ferit Sözen, o tarihte İstanbul Polis Okulu’nda hoca idi. Gümüşhane’ye tayin edildi. Gitmedik. Burada kalmak için çok çalıştık. Menderes’e bu işi yaptırmanın çarelerini aradım. Bir gün Tarabya’da, Piliç Osman’la tanıştım. Bize Başbakan’ı çok iyi tanıdığını ve Menderes’le tanıştırabileceğini söyledi. Ertesi gün, Menderes telefon ettirdi ve imzalı kitabımı istetti. Kocama sordum, muvaffak etti. Bu şekilde tanıştık, eve gelmeye başladı. O geleceği vakit, kocam hasta dahi olsa evden çıkardı. Pencerede parolamız vardı. Kocam anlardı, dönerdi.”


ADNAN, HER SATIRINDA SEN VARSIN”

Menderes, Cadillac’ıyla, Suzan ve Ferit Sözen çiftinin Maçka’daki evinin önünde görülüyordu. Ferit Sözen’in Gümüşhane’ye tayini durdurulmuş ve İstanbul Emniyet Müdür Muavini olarak atanmıştı. Menderes ile Suzan Sözen’in arasında, 30 yaş vardı. Suzan Sözen 1955’de, meşhur aşk mektuplarını kaleme aldığında, Adnan Menderes 62, kendisiyse 32 yaşındaydı. İşte bu mektuplar, ’Yassıada Duruşmaları’ günlerinde, Menderes’in kasasından çıkartılan aşk mektuplarıydı. Yine Menderes’in Taksim Park Otel’deki özel odasında bulunan ’Sanera’ adlı romanın birinci sayfasında, şu ithaf yer alıyordu: “Adnan, her satırında sen varsın...” Suzan Sözen’in Menderes’e imzaladığı kitaptı bu.

YASAK AŞK MİRASTAN MEN ETTİ 


Avni Sözen, karısının kendisinden 30 yaş büyük Menderes’le yaşadığı ilişki sayesinde “taşraya” tayinini engellemişti. Ancak Avni Sözen’in bu ilişkiyi “hazmedemediğini”, Sarıyer’deki Boğaz’a nazır yalısını, 1’nci ve 3’ncü eşleri ile kardeşine bırakması ortaya koydu. ABD’de yaşayan kardeş Mete Avni, ilk yengesi Neşe Tunca ile bir oldu ve Avni Sözen’in üçüncü eşi Neriman Nükte Okandar’ı mahkemeye verdi. Davacılar, yalının ortaklığın giderilmesi yoluyla satılarak, elde edilecek gelirin hissedarlara dağıtılması talebinde bulundu. Mahkeme onay verdi. Yalıya biçilen son değer ise, toplam 1 milyon 575 bin TL’ydi. Yalı, 2004’te açık artırmaya çıkarıldı. 25 dakika süren açık artırmanın galibi, “üçüncü eş” Okandar oldu. Tüm bu süreç yaşanırken, kocasının mirasından mahrum kalan Suzan Sözen de 2002 yılında, 79 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Ne Olduğu Belli Olmayan Adamlar, Kadir Mısıroğlu Ve Diğerleri, Kadir Mısıroğlu, mehmet şevket eygi, akademi, İslâm, Cumhuriyet tarihi, Târih,


Kendisini yılların gazetecisi olarak tanıtan, etrafı gazeteci ve yazar dolu olan, kendisi de üçüncü parti TV kanallarında da olsa programlar yapmış olan biri çıkıp, Osmanlıcanın Almanca ya da İtalyanca gibi bambaşka bir dil olduğunu ciddi ciddi iddia ettiği bir yazı paylaşabiliyor. Dahası, takipçileri “Çok mükemmel bir yazı. İzniniz olursa paylaşmak istiyorum.” diye yorumlar atıyorlar.

Stratejik Derinlik sahibi olması ile övünülen, Akademiden sanki bir gizli el tarafından devletin başına getirilen, vakti zamanında 33 derece Mason Süleyman Demirel’in has adamlarından olan, kendisi gibi gizli bir Karay Yahudisi olan Ülker grubu ile kız alıp verecek kadar yakın olan Ahmet Devitoğlu’nun Osmanlıca bile bilmediği iddia olunuyor.

Bir başkası çıkıp “Soner Yalçın’ın kitaplarını önce bana getirdiler. Senin adın ile basalım, ne dersin? dediler. Ben kabul etmeyince, Soner’e kabul ettirdiler.” diyor.
Şu Çılgın Türkler isimli kitabın müteveffa yazarının, tam bir emir eri, tam bir görevli memur olduğu, kitaplarında yazılı bilgilerden kendisinin bile haberdar olmadığı meydana çıkıyor. Tabii, Sabetaycı oluşu da…

Adnan Oktar zaten malumunuz. Kitaplarının ABD’deki Yaratılışçı ve Evanjelik tarikatların kitaplarından modifiye  tercümeler olduğu zaten ispat edildi ve kendisi de paşa paşa kabul edip sustu. Hiç değilse tercüme eden, İslam’a uymayan kısımlarını modifiye edip de tercüme eden kendisi olsa idi, yine biraz yüreğimiz serinlerdi. Bir emek var derdik.  Şu aralar “İşte gençler yardımcı oluyorlar bana, beraber yazıyoruz.” der oldu sık sık.. Nereden nereye… Zaten bana açılan davaların şikayet dilekçelerinde de, avukatları artık “Müvekkilim 300’den fazla eserin yazarı, kamuoyunda saygın bir kanaat önderidir.” ifadesini kullanamıyorlar.
Şu memlekette, dürüst, samimi ve gerçekten bilgili bir yazar olarak kabul etmek ve istifade etmek istediğimiz Mehmet Şevket Eygi ise, şiş sokup kendini doğrayan sapık tarikatların bu yaptıklarını keramet olarak gösteren yazılar kaleme alabiliyor. Şeriatın nerede ise her hükmünü ayaklar altına alıp, yabancı istihbarat örgütlerinin Yeni Osmanlıcılık projesine hizmet eden… Gizli bir Ermeni’yi “İşte bu kişi, Osmanlı’nın son şehzadesi Selim Han’dır” diye tanıtan ve hızını alamayıp “Hadislerde geçiyor. Yine bir Selim Han Osmanlıyı tekrar diriltecek ve hilafeti kuracak”. diye hadisler uyduran… Ayrıca belgeli ve 33. dereceli mason olduğunu, Yahudi soyundan geldiğini kendi hür iradesi ile itiraf etmek zorunda kalan Adnan Oktar’ı mübarek bir zat gibi göstermek isteyen, “Onunla maneviyatta görüşüyoruz” diyen… “Hep öyle sarışın olmaz. Azıcık da esmer çıkartın oraya” sözü ile Adnan’a tam destek veren, sahte Şeyh, baş münafık, İngiliz casusu Nazım Kıbrısi’yi metheden ve rahmetle anan yazılar yazıyor. Sürekli ehli sünnet müdafii olan Eygi, ehli sünnet gençlere bu islam düşmanı alçağı muteber gösterebiliyor.

Memlekette “Bu devirde hoca ve İslam alimi yok, yetiştirmeye ve bir an evvel medreseleri geri açmaya da gerek yok. Sen bu Risaleleri üç kere okusan hem dini korursun hem de zamanının hakikatli bir alimi olursun” ayarında servis edilen ve bir kısmının basım maliyetlerinin Yahudi-Siyonist Shell firması tarafından karşılandığı, Türkiye’de baskılarının sorunsuzca basılması için bilumum Masonların taktik manevralar ile desteklediği ispat edilen Risale-i Nur isimli paçavranın yazarının yazdıklarına bakınca da “Yahu bu adam, doğru düzgün namaz kılmayı bile becerameyecek, Kütüb-ü sitte’nin hangi hadis kitaplarından oluştuğunu bile bilemeyecek, ayetleri tefsir etmeye kalkar iken en temel tefsir kaidelerini bile bilmeden bunu yapmaya kalkacak, Müslüman isevi (Müslüman Hristiyan) diye bir tabir uydurup okuyucularını küfre götürecek kadar bomboş, cahil ve art niyetli biri” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Öte yandan, İslamcılık diye isimlendirilen, Siyasal İslam diye de ifade edilen yolun binlerce yolcusunun, bomboş halleri ile gazetelerde, internet sitelerinde, TV programlarındaki münazaralarına, ifadelerine, iddialarına bakıyorsunuz “Eyvah ki ne eyvah! Hangi bir yanlışı düzelteceğiz. Hemen her gün şu milleti küfre sokmaktan başka bir başarıları yok. Bunlar İslam’ın en zaruri hükümlerini bile bilmiyorlar.” demek zorunda kalıyorsunuz. “Bunlar İslamı bir partiye, bir siyasi ideolojiye, bir fikri iddiaya dönüştürmüşler. Ya da en başından zaten ancak böyle bir İslam’a iman etmişler de hiçbir zaman İslamcılıktan kurtulup gerçek bir Mü’min ve Müslüman olamamışlar” diye eklemek zorunda kalıyorsunuz.  “Bu nasıl olabilir, insan ebedi-sonsuz hayatını ilgilendiren bir meselede nasıl böyle aldanabilir? Bu insanları ikaz etmeli, hatalarını düzeltmeli, onları ve peşlerinden gidenleri kurtarmalı…” diyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz ki bunların hiçbiri insan değil.  Para için, makam için, kadın için, san ve şöhret için karısını, kızını, anasını, vatanını ve nihayet dinini bile satabilecek kadar alçak tiplerin, çıkıp İslam dinini ve vatanseverliği kendi adi hedeflerine malzeme yaptığını anlıyor ve “İşte bu yüzden bunlar, bu kadar nasihatı ve ikazı hiç almıyorlar. Her meselede gerçeğin ne olduğunu kendileri de biliyorlar. Aldanmış olabilecekleri ilmi meselelerde, isteseler beş dakikada gerçeği arayıp bulurlar. Ama bu sefer düzenleri bozulur. Çarkları kırılır. Hortumları tıkanır.” diyorsunuz.

Sonra bir bakıyorsunuz yeni yetmenin bir çıkıyor. Diyanet’ten yeyip içerken, bütün bu masrafların, resmi izinli fuhuşhanelerde, resmi vesika ile çalıştırılan orospuların ödediği vergiden tahsil ediğini bile hiç sıkıntı etmeyen bu model ise, bambaşka bir ayarda… İslami ilimler alanında, hoca olmaları hasebiyle ilim sahibi olan bu modellerin, ilim tahsiline rağmen, nefislerini hakkı ile terbiye edemediklerini, ilimlerinin aleylerine döndüklerini, siyasi partilere ve liderlere ve dünyalık işlere-menfaatlere  bu yüce ilimleri ile hizmet ettiklerini ve hadis-i şeriflerde buyrulduğu üzere lanetli tiplerden olduklarını, ilimlerinin bir rahmet değil bir lanet halkası olarak boyunlarına taıkıldığını görüyorsunuz. Zaten haram yiyen harami olur, başka da ne bekliyorsunuz?

Hiç utanıp ar etmeden “Türkiye İslam Devletidir.” diye artistik patinaj el kol hareketleri ile kendi çekip sosyal medyada yayınladığı videolarında nutuk attığını izliyorsunuz. “Vesikalı orospulardan resmen vergi toplayıp bununla imamlara ve müftülere maaş veren, alkollü içki satışından, bilumum kumar oyunlarından, iç ve dış faiz tahsilatından gelir elde edip bununla Diyanet Teşkilatını finanse eden bir devlet, zinayı ve eşcinselliği serbet bırakan, domuz etini serbest bırakan, gayri müslimleri ordusuna ve devlet kademelerine alan bir devlet mi İslam Devleti ey şaşkın? Ey sahtekar? Ey mel’un! ” deyince, üzerine aylar bile geçse, hiç duymadığını, oralı olmadığını, yaşananı yok saydığını izliyorsunuz. Sanki kısa süre önce, kendisini  çok büyük bir allame-i kübra ayarında görüp, açıkça “Cahil bunlar, ne dediklerini bilmiyorlar. Neymiş Türkiye dar’ül harpmiş.” diyemese de taktik hareketleri ile bu mesajı vermeye çalışan ve “Bu kardeşlerimiz derhal tevbe etmeliler” diyen kendisi değilmiş gibi…
Sonra geliyorsunuz meşhur “Üstad”a… Kadir Mısıroğlu’na… “Bu bir Sebil yayınıdır.” damgası ile basılan kitaplarından biri olan ve Dr. Ömer Ferruh imzalı “İslam Aile Hukuku” isimli tercüme eserde, 25-30 yıldır zehir saçıldığını, bu kitabın daha giriş sayfalarında bile mut’a nikahına cevaz verildiğini defalarca ikaz ettiğiniz halde, halen satılmakta olduğunu, nezaketen olsun, yayından çıkartılmadığını görüyorsunuz.

Oysa Üsküdar’daki bir kitap fuarında kitaplarını imzalar iken yanına yanaşıp söz konusu kitabın alakalı kısmını gösterip  “Hocam! Şurayı bir okur musunuz, burada ne kastediliyor?” denildiğinde o meşhur “Eeeaaah” girişinden sonra “Hocam, biz bunu 25 yıl önce bastık. O vakit gözden kaçmış” şeklindeki konuşmasının üzerinden de dokuz yıl geçtiğini hatırlıyorsunuz. Bu doğrudan ikazın fayda vermemesi üzerine yıllardır sosyal medya ve web siteleri üzerinden, konunun önemine binaen tekrar tekrar izah ve ispat ederken harcadığınız vakte yanıyorsunuz. “Senin üstadlığın yerin dibine geçsin. İtikad bozulduktan, sana ehli sünnet yolundasın diye güvenen gençler hem itikaden hem de cinsi anlamda sapıttıktan sonra, nerede kalır senin üstadlığın?” deyip Allah’a havale ediyorsunuz. Zaten son bir kaç yılda nasıl da düştükçe düştüğünü görüyorsunuz. Vatana ihaneti bin bir türlü ispat edilen bir kaç İslamcının şakşakçılığında sınır tanımadığını, ömrünün sonunu buna vakfettiğini hep izliyorsunuz. Bu islamcılara Siyonistler tarafından verilen ve dağdaki çobanın bile haberdar olduğu Üstün Cesaret ödülünü,  sekiz yıl sonra, bir okuyucusunun sorusu üzerine duyup haberdar olduğunu görüyor  “Ben öyle bir şey duymadım. Eaahaaaa, böyle bir şey olmuşsa da şöyle olmuştur…..” deyip ne kadar alçalabildiğini, bir başkasının benzeri bir hali olunca ise  elini masaya vurarak, hiçbir tevil yolu aramayarak, tevil ihtimalini aklından bile geçirmeyerek aslan gibi kükreyip tekfir bile etiğini görüyorsunuz. Mideniz bulanıyor, geçiyorsunuz. Fıkha, Tarikata, Zikre, Rabıtaya, Cennetmekan Abdülhamid Han’ın manevi hayatına, yakın tarihteki bir çok şahsa ve hadiseye dair kendinden emin şekilde yaptığı yorumlarına bakıyorsunuz, onlara da gülüp geçiyorsunuz. Bir de arada sırada “Ben tarihçiyim. Fakat asıl uzmanlık alanım yakın tarih. Yani bu Cumhuriyet tarihi ve Osmanlı’nın sonu.” dediğini duyuyorsunuz ve kahkahayı patlatmamak için zor duruyorsunuz. Edebimize yakışmaz deyip sabrederken birden aklınıza geliyor; Hulki Cevizoğlu’nun bir programında, Osmanlı tarihine ve padişahlarına Alevi gözlüğü ile bakan, eline aldığı iki kitaptan okuya okuya münazara yapmaya çalışan kişi ile karşı karşıya olduğu o programda, yakın tarihe dair bilgisinin bir hiç olduğu meydana çıkınca “Bilmiyorum. Bana geçmişi sorun. Yakın tarihi sormayın. Ben geçmişte yaşıyorum.” dediğini hatırlıyorsunuz. “Acaba kendi de hatırlıyor mu?” diye soruyorsunuz kendi kendinize ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.  Sonra hala Kemalizmin Sabetayizm olduğunu bile kabullenemediği halde “Kemalizmi ben yıktım” ayarındaki çıkışlarına bakıyorsunuz ve sadece acıyıp geçiyorsunuz.

Tabii, o kadar güzel bir Türkiye ve o kadar güzel bir İslam devleti ki bu memleket bazılarının kafasında, geç geç bitmiyor. Birinden geçip ötekine bakıyorsun, o da aynı… Tek tek ele almaya kalkılsa uzun yıllar durmadan yazmak ve binlerce cilt eser meydana çıkartmak lazım.  Bu sebeple kısıtlı zamanda yazdığım ve çok uzun ve yorucu olmasını istemdiğim bu yazıda “en iyisi” blinenlerden misaller verdim ki, samimiyetle iman edenler ve samimiyetle bu küfrü yıkmak isteyenler, memleket olarak ne halde olduğumuzu iyice idrak etsinler de en isabetli yöntemler ile mücadele etsinler.

Düşünün ki, sabah akşam ehli sünneti müdafaa ediyormuş ve ehli sünnet düşmanlarına reddiyeler yapıyormuş gibi duranların bile sakallarına ve cübbelerine rağmen suratlarında bir gram nur ve meymenet yok. Hocalık mı yapıyorlar talk show mu belli değiller. Sohbete başlıyor, efendi hazretlerinin kerametleri, sohbet bitiyor, efendi hazretlerinin kerameti. Arada farklı konular da konuşulmuyor değil elbet, “Efendi hazretlerinin aklı başında değilmiş. İlaç kullanıyormuş. Kimseyi tanımıyormuş, hafızası sorunlu imiş, eline alan istediği gibi onu kullanıyormuş. Vallahi yalan, ben geçen konuştum kendisi ie. Benimle konuşabildi.” şeklinde ilmi(!) meseleler ile de en zaruri islami bilgileri bile bilmeyen milletimize, acil müdahelede bulunuyorlar. Ümmet-i Muhammed’in evladının cehl ve küfr ile vefat etmeden önce, istikamete girmeni temin ediyorlar. Eksik olmasınlar. Onlar olmasa idi, zaten yıkılırdı bu kainat(!)…

Son yıllarda her vilayette bir kaç tane türeyen sözde gavslara bakıyorsunuz daha Kur’an-ı Kerim’den iki ayeti tecvidi geçtik, manayı bozmayacak doğrulukta okumasın bekliyorsunuz ama beyhude bekliyorsunuz. “Bir de bunların arkasından yüzbinlerce kişi gidiyor. Bir de yüz binlerce kişi bu sahteka
ra rabıta yapıyor. Aman Allah’ım tehlikeye bak.” diyor ve titriyorsunuz.
Daha benzeri yüzlerce akıl almaz, inanılmaz halleri, şahısları, vak’aları, iddiaları,  misalleri ile buraya aktarmak mümkün. Arife olana bu kadarı da yeter. Herkes bilmeli ki hak tarikatlardan Kadiri ve Nakşi hariç tamamı sonlandı ve bu iki yol, bir tek mürşidde toplandı. Diğer yolların ve hak kollarının tasarrufu sonlandırıldı. Ve bu yüzden bu ümmet  ve hassaten bu millet bu hale geldi. İslam’ı müdafaa edip milleti ve ümmeti kurtarması beklenilen kişilerin bile kendini kurtarmadığı, nefsinin elinden kurtulamadığı, riyadan, dünya sevgisinden, benlikten, gururdan kurtulamadığı bir devri yaşıyoruz. Kurtulmak isteyenler, gerçek mürşidi kamili bulmalı.

Bu dünyanın bu en şiddetli fitne, zulüm, küfür, karanlık devrinde, Hz. Peygamberin ( Aleyhisselam ) “Onlara sizden-sahabelerden- elli kişin sevabı verilecek” denildiği kişilerden olmaya bu kadar yakın iken, bu kadar uzaklaşabilmek, akıl alır şey değil… Hazreti Allah, cümle Mü’minleri, ağzı cerbezeli laf yapan münafık din alimlerinin şerrrinden, nefsinin elinde oyuncak olmuş iken bütün insanlığı kurtarmaya kalkan ve kendi ile beraber milyonları felakete sürükleyen zavallıların şerrinden korusun.


Mehmet Fahri Sertkaya