Kadir Mısıroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadir Mısıroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Patlamış mısır ambarından uydurmalar | Kadir Mısıroğlu'nun kafasına buyruk bilgi sunumları...



Önce Kadir Mısıroğlu'nun 16 Eylül 2011'de, resmi Facebook sayfasında, yanlış bilgiler ve yorumlamalar ile yayınladığı yayını alıntılıyoruz:


BİR MAZLUM PADİŞAH SULTAN II.ABDÜLHAMİD HAN
( 19. DİPNOT ) - Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri


Biz şahsen Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kacar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir-ikisini nakledelim:


Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesîle ile medh u senâ eder ve:

“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:

Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:

-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:

“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)’ın olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttalî olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim, şöyle ki:

1960’lı yıllarda Serencebey’de Mazhar Paşa Sokağı’nda oturuyordum. Burası Şeyh Zâfirî Tekkesi’ne çok yakındı. Arada sırada sabah ve yatsı namazlarına, aslında bir Şâzelî Tekkesi olan Ertuğrul Câmii’ne giderdim. O sırada Beyrut ve Şam’da giriştiği bir ticâretten muvaffakiyetsizliğe uğrayarak İstanbul’a dönmüş bulunan Halil Zâfir, bu câmiin hemen yanıbaşındaki Şeyh Zâfirî Konağı’nda münzevîyâne bir hayat yaşıyor ve beş vakit bu câmi-i şerife devam ediyordu. Burada ahbap olduk.

Bazı yatsı namazlarından sonra beni konağa dâvet eder, Sultan II. Abdülhamid merhumun Yıldız Sarayı’ndaki marangozhânesinde imal edilmiş olan eşyâlarla lebâleb dolu olan bir salonda uzun uzun sohbetlere dalardık. Bir gün Halil Bey, konağın üst katına çıkarak hasırdan mâmul bir zenbille döndü. Bunun içi, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Şeyh Zâfirî Efendi’ye, O’nun vefâtından sonra da oğullarına yazılmış olan mektuplarla doluydu. Bunları tetkik ederken bir mektup, hayretimi mucip oldu:

Halil Bey, Şeyh Zâfirî’nin ondört evlâdından birinin oğluydu. O’nun söylediğine göre, dedesinin vefâtından sonra Padişah, babası ve amcalarını huzuruna çağırarak:

“-Babanızdan sonra kime râbıta yapacağınızı merhum Şeyh Hazretleri size söylemiş miydi?” diye sormuş. Onların da:
“-Hayır!..” cevabını vermeleri üzerine:

“-Rabıtayı bana yapacaksınız. O’nun yerine ben tâyin olundum. Size söylemiş olması lâzımdı.” demiş.

Bundan dolayı Şeyh Zâfirî’nin evlâtları her vesile ile Sultan’ı ziyârete giderler ve O’nunla temâsı kesmezlermiş. Padişah, aynen Şeyh’inin sağlığındaki gibi her Ramazan mutlaka bir kere bu konağa iftara gelirmiş. O gelmeden önce de konağa, saraydan tabla tabla yemekler gönderilirmiş. Bunları anlatan Halil Zâfir, Padişah’ın zaman zaman babası ve amcalarını, eski tâbirle “berâ-yı mâlumât” bazı şeylerden mektupla haberdar edermiş. Hasır zembilde beni hayrete düşüren mektuplardan biri de bu mâhiyette idi. Mektubu, birlikte tekrar tekrar okuduk. Saltanatının son zamanlarında yazıldığı anlaşılan bu mektupta Sultan diyordu ki:

Evlâtlarım!.. Hareket Ordusu’na karşı bir şey yapmadığımdan dolayı bazıları hakkımda itâle-i kelâmda (sözlü tecâvüzde) bulunurlarmış. Sakın siz, böylelerine kapılmayın. Evet, ben o güruh karşısında hareketsiz kaldım. Çünkü onların en ön safında Hızır –aleyhisselâm-’ın yürüdüğünü gördüm ve anladım ki, ne olacaksa olacaktır. Bu bir kader icabıdır. Karşı çıkıp ibâdullâhın kanlarının heder olmasına sebep olmak istemedim.”

Halil Zâfir Bey’den, bu mektubu bana vermesi için pek çok ricâda bulundum.
“- Bunların hepsini sana vereceğim, sabret!..” dedi.
Hakikaten o sırada, sanki ölümünü hissetmişcesine bazı tasfiye hareketleri yapıyordu.

Ertuğrul Câmi-i Şerifi tekke iken üst katında zengin bir kütüphâne varmış Tekkelerin kapatılmasından sonra burasını ilk mektep yapmışlar. Halil Bey’in babası da kitapları, konağın üst katına taşımış. Halil Bey, bu sırada bazı yazma Kur’ân-ı Kerîm’lerle birlikte nâdide eserleri Topkapı Sarayı’na götürüp teslim etmişti ki, aldığı makbuzları bana da göstermişti. 

Bu arada bana da zaman zaman tarihle ilgili bazı kitaplar veriyor, mektupla ilgili talebimi ise:

-Kütüphâneyi tasfiye ediyorum; evrak kısmını sana vereceğim. Biraz sabret!..” diyordu.

Ne yazık ki, kısa bir müddet sonra vefat etti. Geride meczûbe bir hanım bıraktı. Esâsen evlâdı yoktu. Bu kadına lâf anlatıp zikri geçen mektubu elde etmek için vâkî mürâcaatlarım boşa gitti.

Sultan II. Abdülhamid merhumun şu beyânıyla zâhir olan kalb gözü açıklığını kızı Ayşe Sultan da, şu sözleriyle teyid etmektedir:

“Babamın çok nasihatını aldım. Aklına her zaman hayran kaldım. Görüşü çok kuvvetli idi. İleriyi keşfedecek kadar keskin görüşlü idi. Kerâmet sahibi denilebilirdi. O zaman söylediklerinin hakikat olduğunu zaman bize isbat etti.” (Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh. 154)

Yine Halil Bey’in sağlığında Nâmık Paşa’nın kızından aynı konakta bir keramet nakline de şâhid olmuşumdur ki, bunu da ileride nakledeceğim. (Kadir Mısıroğlu, Resmi Facebook sayfası, 16 Eylül 2011)

*****

Bu tür yalan yanlış bilgiler, çok sağlam bilgiler imiş gibi, ancak patlamış mısır ambarında bulunup millete sunulabilir...
KALEMİ ELİNE ALAN KAFASINA GÖRE YAZIYOR...
2. meşrutiyetin ilanı sırasında üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri sadece 20 yaşında ve halen medrese talebesi... Bu gerçek, zahmetsizce meydana çıkarılabilecek bir somut gerçek. Yani Mısıroğlu, sağdan soldan elde ettiği bilgileri -her gerçek tarihçinin yapması gerektiği gibi- önce bir teraziye koysa, her meselede objektif olmak gayretinde olsa ve sağlamalar yapsa da, her meselede kendi kabullenmek istediği gibi yalan yanlış bilgiler derlemese, bu yazı daha baştan biter.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin o vakitte "Tesbihçi Dede" diye bir müridi yok. O vakitte hiç müridi yok. Manevi emaneti de almış değil. Tesbihçi Dede denilen zat-ı muhterem, Süleyman Efendinin mürşidi olan İbn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin talebesi-müridi...
Ayrıca, Sultan Abdülhamid Han'ın Hareket ordusuna karşılık vermemesi, şeyhi ibn-i Mevlana Siracüddin hazretlerinin "Evladım bu milet azaba müstehak oldu. Sen şimdi bu çapulcu ordusunu darmadağın edersin lakin bunlar toplanıp yine gelirler. İyisi mi tahtı terk et" demesi nedeni ile... Başında Hızır aleyhisselam olması nedeni ile falan değil. Dahası, Yahudi merkezi ve gizli Yahudi merkezi Selanik'ten gelen ve adına Hareket ordusu denilen o ordu ezici çoğunluğu ile Sabetayist hainlerden, masonlardan ve dağa çıkmış Bulgar eşkıyalarından toplama bir ordu idi. Hızır aleyhisselam kardeş kanı dökülmesine mani olacak olsa;
- Gelen ordu ekseriyetle gayri müslimlerden ve hatta kırılıp geçilecek eşkıyalardan oluşuyor.


- Hızır aleyhisselam bu ordunun başında gözükmek yerine zaten veli olan Abdülhamid han'a gözükür. Ya da "Evladım müdahale etme" diye talimat veren devrin mürşidi ile birlikte görünür.

Kadir Mısıroğlu'nun, muhatap olduğu pek çok kişiyi de anlamak istediği kadar anladığını, kendisine çok asilce yardımcı olan Müslümanları yeterince anlamadığını, anlamak istediği kadar anladığını hatta bu zatları yeterince/gereğince anmadığını, böyle muhterem zatların başında da merhum Kemal Kacar'ın geldiğini daha önceki yazılarımda misalleri ile anlatmıştım. Mesela bu patlamış mısır çakma üstadın en çok övündüğü ve Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım isimli eserini basmasını sağlayan ve 32 bin lira gibi çok ciddi miktarda para desteği veren Kemal Kacar'ı vefanın gereği olarak yeterince andığını söylemek mümkün değil.

Patlamış mısır çakma üstad Mısıroğlu, merhum Kemal Kacar'dan gereğince istifade edebilmiş olsa, Süleyman Efendi'den önceki hakiki mürşid-i kamil olan ibn-i Mevlana Siracüddin hazretleri zamanındaki olayların perde arkasına da, Süleyman Efendi hazretlerinin manevi vazifeli olduğu zamanda dönen olayların perde arkasına da, kimsenin uydurma hatıralarına ve hiçbir zaman elde edilemeyecek uydurma mektuplarına bakmak ve peşinde koşmak çilesi çekmeden vakıf olabilirdi. 

Sultan Abdülhamd Han'ın devrin hakiki mürşidi kamili olan Mevlana Siracüddin hazretlerine intisap etmeden önce, hakiki mürşidi kamili arayarak pek çok tarikata girdiği gerçektir. Lakin bunların tamamından daha sonra uzaklaşmıştır. Bir takım mektuplar hatta hediyeler bile olabilir bu süreçte... Ama "Babanız-şeyhiniz vefat etti. Artık bana rabıta yapacaksınız" dediğine ve buna inanıp aktaran patlamış mısıra, tasavvuf yolunun çocukları bile sadece gülüp geçerler. Tarikatın, tasavvufun, mürşidin, müceddidin, kutbun, kutbul aktabın, divan-ı salihin'in v.b. makamların ve tabilerin ne demek olduğunu zarurui seviyede ve doğru şekilde öğrenebilmiş biri bu uydurmaları asla yazıp hayırlı bir şey yapıyormuş gibi görünüp bu sahalarda oluşmuş yangına körükle gitmez. Bunun da dehşet bir vebali vardır. Buna İmam-ı Rabbani hazretleri "yol kesmek" diyor. Ama Kadir Mısıroğlu, gazetesi Ali Eren ile olan bir münazarasında kaynak olarak İmam-ı Rabbani hazretlerini ve mektubatını gösteren Ali Eren'e "Hoca! Sen de şu adamı bir karıştırma" diye karşılık verebiliyor. 


Bu tarz bilgiler, bu tarz uydurmalar, bu şekilde işine geleni, ispat edemediği halde hemen kesin doğrular gibi yazıp, işine gelmeyen yüzlerce ciddi husustaki ispatı bir ömür görmeyen hareket tarzı, anca patlamış mısır ambarının üstadında bulunur. Anca,  son günlerdeki ispatlı tenkilerimiz ile iyice patlamış mısıra döndürdüğümüz Kadir Mısıroğlu'nun imalathanesinde bulunabilir. Nazım Kıbrisi gibi hain bir şarlatanı, şeriatın en meşhur hükümleri ile bile alay edip dalga geçen bir sahtekarı, peşine takip cehenneme sürüklediği on binlerce müslüman ile dalgasın geçen bir sahtekarı, bütün melaneti meydanda olduğu halde hala Allah dostu diye tanıtan Kadir Mısıroğlu'nun, üstazımızı ve Abdülhamid Han amcamızı bu şekilde anlatması yadırganacak bir durum değil. Gayet tabii ve kendisinden beklenecek bir hareket tarzı... 

Mehmet Fahri Sertkaya




sebil yayın, zapsu, AKP, Kadir Mısıroğlu, recep tayyip erdoğan, el nusra, mossad, Sabetaycılık, ülker,Sebil Yayınevi ve bozuk yayınları
Sebil Yayınevi ve bozuk yayınları

Bu da Sebil Yayınevi'nden satılan kitaplar arasında...
Yazar Abdürrahim Zapsu kim biliyor musunuz?
AKP'nin yani Amerika'yı Kalkındırma Partisi'nin asıl kurucu kadrosunda yer alan ve "karanlık adam" lakabı ile anılan kişinin yani Cüneyd Zapsu'nun dedesi...
Uzun uzun bilgi sunumu yapmadan özetle anlatacağım ki uzun uzun yazıları altı yıldır herkesin gözüne soktum, Mısıroğlu da dahil ama anlaşılan bu husustaki gerçekler de kendini müctehidler üstü ve siyasetçiler üstü görecek kadar şişmiş Mısıroğlu'nun işine gelmemiş...
Abdurrahim Zapsu, Bedirhan Aşireti lideri Bedirhan Paşa'nın torunlarından Arusî şeyhi M. Aziz Çınar'ın kızı Hidayet Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten üç çocuğu olmuştur. Kızı Hale, Kürtçü Marksist-Leninist akımın önde gelen isimlerinden Musa Anter'le evlenmiştir. Oğlu Mustafa Pertev, 'Massey Ferguson' traktörlerinin Türkiye'deki imalatçısı Rumeli göçmeni ve Sabetayc Uzel ailesinin kızı Gaye Uzel ile hayatını birleştirmiştir. Bu evlilikten Cüneyt Zapsu doğmuştur.
Arusi Tarikatın, çoktan gizli Yahudilerin kontrolüne girmiş bir tarikattı ve mensupların çoğu müslüman gözüken kripto Yahudilerdi. Buradan başlayarak Alparslan Türkeş takma ismini kullanan kripto Yahudiye kadar uzanan bağlantılara dair yaptığım yayınlar, çakma üstad Kadir'e, bir Cumartesi sohbetinde sorulmuş ve kendisi de kendi hatıralarını da ekleyerek doğrulamış ve dönen dolapları ancak anlayabilmişti. Ama anlayabilmek, kabullenebilmek ve gereğini yapmak için yeterli mi?
Abdrurrahim, Said-i Nursi ile kanka sayılacak kadar yakın olan, görünürde islami mücadele veren biri olmasına rağmen, kızını Kürtçü Marksist-Leninist ve Allahsız akımın liderlerinden olan Musa Anter'e nasıl verdi. En vasıfsız ve en bilgisiz bir müslüman bile kızının bir gayri müslim ya da bir Allahsız ile evlenmesi durumunda islamdan-dinden çıkacağını bilir de, islami eserler neşredecek kadar, davanın çilesini çekiyor gözükecek kadar bir görüntü veren kişi mi bilemez? Bilirse de karı koca olarak nasıl rıza gösterirler? Ya da İslamcı olan çevrelerine bunu nasıl bir bahane ile izah ederler? Ya da bu kadar büyük açık vermek zorunda kalırlar da, islami hizmet yaptığını, islami neşriyat-yayıncılık yaptığını iddia eden bir takım zevat, hala nasıl bu adamı muteber görürler, hala nasıl "Hop! Ne oluyoruz? Burada neler dönüyor?" demez ve bir de kitaplarını satar? Hadi o zaman genç olsa, toy olsa, bilmese, duymasa bile, altı yıldır bas bas bağırdığımız bu gerçekleri hala nasıl görmezden gelir hatta zorla gözüne soktuğumuz halde görmezden, duymazdan anlamazdan gelir de bu kitap bu gün bile o yayınevinde satışta olabilir? "Efendim biz sadece bu kitabını satıyoruz. Baktık, inceledik bir sorun göremedik. Diğer kitaplarını tasvip etmiyoruz" şeklinde bir bahane de bulunamaz. Sadece sağlam kitapları sattığı intibaı-algısı oluşturan bir yayınevi, bozuk adamların sağlam kitaplarını da ASLA SATAMAZ. Çünkü okuyucu gerekli malumata ulaşamaz ve bu tip yazarların diğer kitaplarına karşı dikkati ve endişesini bastırarak yönelir. Zaten bu kitabın yazarı Abdurrahim Zapsu hakkında bir ikaza da denk gelmedim.
Cüneyd Zapsu'nun eşinin de bir gizli Yahudi tarikatına üye olduğu, bu tarikatın genel hedefleri doğrultusunda, müslüman gözükerek İslam'ı ve Müslümanları iyice dejenere etme hedefi kapsamında, cenaze namazlarına erkekler gibi ön saflarda, erkeklerin arasına, başı açık, ayağında diz hizasında etek ve erkekler gibi el bağlayarak katıldığı, tarihi şaşırıyor olabilirim ama 2001 yılında olsa gerek, Sabah gazetesinde manşetten duyurulmuştu. Ben de son altı senedir gece gündüz hizmet etmek için çabaladığım şu sanal ortamda, defalarca hafıza tazeleyip, yanına neler döndüğünü izah ve ispat eden bilgiler de ekleyip duyurmuştum.
Zapsu'nun Tayyip'i oynatan gizli Yahudi ve mason teşkilatlanmanın kilit isimlerinden biri olduğu bin kere meydana çıkmıştı. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye'ye gelen üst düzey yabancı bürokratlar, kısa süre için boşbakan Tayyip ile görüşür sonra da AKP genel merkezinde uzun uzun Zapsu ile görüşürlerdi. Bir keresinde bir gazeteci bunu haber yapmaya cesaret etti de, ben başka birinin ya da aynı gazetecinin ikinci kere haber yaptığına denk gelemedim. Yine AKP ilk denemede Irak tezkeresini çıkaramayınca, AKP'yi iktidara getiren ABD-Siyonist ortaklığının, AKP üzerine daha fazla oynamama ve desteklememe tehlikesine(!) karşı Zapsu araya girmiş, ABD'deki bir toplantıda, "Bu adamı(tayyip'i) logara-lağıma-deliğe süpürmeyin. Bu adamı kullanın" demişti. Sonra bu sözünü inkar eden Zapsu'ya kendi ses kaydı dinletilince sesi kesilmişti.
Zaten daha siyasi yasağı devam ederken. "Muhtar bile olamaz ve siyasi yaşamı bitti" diye manşetler atılırken, Tayyip'i yanına alıp bütün dünya liderlerini gezdiren kişi de Zapsu idi. Beyaz Saray tarihinde ilk defa, hiçbir siyasi kimliği olmayan birinin(Tayyip'in) bizzat başkan tarafından karşılanmasını sağlayan da Zapsu idi. Karşılayan başkan da "Ben Tanrıdan bir emir aldım. Tanrı bana Haçlı seferini emir etti" şeklinde bir katedralde konuşup Irak saldırısını açıkça Haçlı Seferi olarak ilan eden Evanjelist Bush'du... Vesaire, vesaire, vesaire... Altı yıldır bin katını da anlatıp ispat ettim bunların ama önce görecek göz, titreyecek gönül lazım. "Allahhhh! Ne oynamışlar, nasıl pusu kurmuşlar" deyip bunların tuzaklarına bir an evvel elinden geleni yapacak, hiç değilse elinden gelenleri yapanlara destek olacak bir iman ve ihlas lazım. Her ne olursa olsun, her ne ispat edilirse edilsin, bir de islamı ve tarihi ve osmanlıyı araç edinerek bu yapılanmalara hizmet edecek düşükler lazım değil.
Zapsu'nun Kurucularından olup sonradan ayrıldığı BİM'i(Daha sonra A101'i kurdu), ortaklardan olan sözde Nakşibendi tarikatını, yasin el kadı'yı, el Kaide, Suudi Amerika, IŞİD, El Nusra, MOSSAD, Büyük İsrail proejsi v.s. bağlantıları da anlatacak değilim, daha önce çok anlattım, görecek gözleri kalmamış olanlara saniye tesir etmedi.
Size şimdi bu Zapsu'ların Karay Yahudisi Ülker grubu ve Sabetaycı Yahudi Doğuş grubu yani Şahenk'ler ile olan çok kuvvetli bağlantılarını da anlatmayacağım.Zaten onları da ispatları ile anlattım durdum. Hatta davalar açıldı da bir şey tutturamadılar. Ezik ezik, endişe ile, aslında istemeye istemeye açtıkları davalardan ne sonuç alabilirler ki? Ya da bin türlü rezilliğin ve ihanetin ispat edildiği yayınlara ve bloglara dava açmaları onlara fayda mı zarar mı verir?

Ya peki, Hz. Osman ile Hz. Ali'yi bile her hususta, hatta ictihadi hususlarda bile kıyas edebileceğine ya tartıp değerlendirebileceine inanmış bir zavallıya, bir düşüğe, şunca şeyler şunca senelerdir ispatları ile anlatıldığı halde görmezden gelebiliyorsa, lafla, sözle, ispatla ne anlatılabilir? Zaten hep beraber gördünüz sayfasındaki bir milyon takipçisini gavurur üzerine gönderir gibi Akademi'nin üzerine gönderdiğini...

İşte bunlar hep nifak alameti...

Zapsular ve Ülkerler, Türkiye'deki Siyasal İslamcıların, İlim Yayma Cemiyeti başta olmak üzere çok sayıda ciddi sözde İslami vakıf ve yapılanmanın, sözde islami partilerin ve liderlerin; İsrail, Mossad, ABD, CIA menfaatine göre hareket etmesini ve nihayetinde onlara yarar kararlar almasını sağlayan kilit kişiler ve holdinglerdir. İşte burası da Akademi'dir. İmam-ı Rabbani evlatlarının, deccal küfrünü temelinden yıkıp ümmetin tamamının gözünü açtığı sayfadır, sitedir. Burada ne çakma üstadlar, ne çakma akademisyenler, gazeteciler, Sabetaycılar, Adıtürkçüler, şuncular, buncular rezil edildiler de hepsi susup kalmaktan başka bir şey yapamadılar. Haydi şimdi bu çakma üstadı da görelim.
Hz.Ali'nin siyasetini iki cümle ile yerin dibine sokmak siteyen çakma üstadlara, yaşadığı yıllarda bile neler döndüğünü, hem de evladı belki torunu yaşında insanlar ispatları ile anlatttığı halde anlamayan hadsizlere önemle duyurulur. 




YAZIKLAR OLSUN! YAZIKLAR OLSUN! YAZIKLAR OLSUN!
Bu kadarını da bilmiyordum. Bu videosunu ve sözlerini daha bu gün gördüm-duydum.
Ehli sünnet hiçbir tarihçinin ya da din aliminin, bu gibi sözler söylediğine denk gelmedim. Kendisini siyaset işlerinde her ama herkesin üzerinde gören "Bir kişi maneviyatta yüksek olabilir ama siyaset sahası çok başkadır" derken "Ben onların hepsinden daha iyi siyaset bilirim" algısı oluşturan bir tavır ve üslup ile, müctehid(mezhep imamı seviyesinde ve ictihad yapacak derecede alim) olmadığı halde ictihadi meselelerde bile kendince görüş beyan eden (kaldı ki gercek müctehidler bile birbirlerinin ictihadlarına dil uzatmazlar. Zira müctehid hata ederse bile günah yoktur ve hata ederse bile sevap vardır. Bu, Allah'ın bu ümmete rahmetidir) ve müctehidleri değerlendirme ve kıyas etmek hakkını kendinde gören, tarihi, siyaseti geçtik fıkıhta da kendinden yukarıda birini kabul etmediği hissine kapılmışlığı açıkça gözüken(halbu ki fıkhi pek çok konuda gülünüp geçilesi yorumları var) bu bedbahtın haline acımak, müslümanlara ve gelecek müslüman nesillere acımamaktır.

En komiği de şu ki, geçelim o yılları doğru düzgün tahlil edebilecek ilim, kültür, maneviyat ve şuura sahip olmasını, kendi zamanında yaşanan yüzlerce hadiseyi ve şahsı doğru yorumlayamamış bir aciz iken o dilini dört halifeye ve icraatlarına hatta ictihadlarına da uzatıyor. Tayyip'in Yahudilerden, Yahudilerden başkasına ilk defa verilmiş olan üstün cesaret ödülü aldığını, bu ödülü alışının üzerinden 8-10 sene geçtikten sonra, bir okuyucusunun sorusu üzerine öğrenen "Ben öyle bir şey duymadım. Ha almışsa da şundan bundan dolayı almıştır." deyip inanılmaz bir cehalet, nefsaniyet ve samimiyetsizlik örneği sergileyen, Nazım Kıbrısi gibi şeriatın en meşhur emir ve yasaklarına uymayıp bir de dalga geçersine hareket eden bir pisliği Allah dostu ilan eden, Said-i Nursi gibi Kütüb-ü Sitte'nin hangi eserlerden oluştuğunu bile bilmeyen ya da "Müslüman Hristiyan" diye küfre sebep bir tabir uydurmuş bir yarım akıllı cahil ve deliyi "Bediüzzaman" ilan edebilen, ömürleri boyunca islama hizmet için inanılmaz çileler çekmiş pek çok islam kahramanı ehli sünnet müslümana "Mel'un" diyebilen, bir seferinde "Ben geçmişte yaşıyorum bana uzak tarihi sorun" diyen, öbür programda "Ben yakın tarih üzerine uzmanım" deyip bir önceki programda konuştuğunu yalanlayan, rezillikleri, cahillikleri, samimiyetsizlikleri tam olarak anlatılması için birkaç cilt eser yazılması gereken bu şahıs mı Hz. Ali'nin ya da Hz. Osman'ın devlet meselelerinde ya da ceza hukukunda hatalı olduğunu anlayıp değerlendirebilecek...

İşte kırk yıldır adam zan ettiği, dava adamı zan ettiği kişilerin gerçek yüzlerini altı koca senedir, herkesi sus pus hale sokacak katiyette-kesinlikte izah ve ispat ediyoruz da, işine gelen kısımalrı kitaplarına kocaman kocaman iktibas ediyor da, diğer pek çok hususa ne itiraz edebildiğini ne de bu ispatları kabul edip gereğini yapabildiğini görüyoruz.
Mevdudi denilen sapık şiinin ne olduğu çoktan belli olduğu bir dönemde, onun fıkha dair kitabını tercüme ettirip kendi yayınevinden basan ve onlarca yıldır hata yapmış olduğunu kabullenememek ve çakma üstadlığına halel gelmesin diye bu kitabı yayından kaldırmayan kişi mi Hz. Ali'nin hatalarını(!) bulabilecek? Bu nefsaniyet, bu cahillik mi hadislerde "İlmin kapısı" denilen hz. Ali'yi ceza hukuku hususunda tartabilecek?
Yanlış anlaşılmasın. Biz de kimseyi ilahlaştırmıyoruz. İnsan olan herkes, hatta peygamberler bile hata yapar. Peygamberlerde bile zelle denilen ve günah derecesinde olmayan küçük kusurlar ve hatalar sadır olur. Dört halifede de elbette hata ve günah olabilir. Mürşidi kamiller bile hata eder ve günah da işler. Ama onların hatalarını, bu şahıs gibi lafı ve icraatı birbirine zıt, samimiyetten çok uzak, yüzünde bir gram nur ya da secde izi görülmeyen, kendine bile acımayıp melanet bir sigarayı yoğun olarak içip emanet bedenini kapkara zift yapan, vatana ihanet halindeki siyasal islamcıları ölümüne savunan, daha gerçekte ne olduğunu hizmetlerimiz vesilesi ile anladığı Atatürkçülüğü bir başına yıktığını zan eden ve öyle bir görüntüyü sürekli vermeye çalışan bir düşük mü bulabilecek?
Yazıklar olsun diyorum, başka bir şey demiyorum. Seyyid Kutup denilen, kendi gibi cahilin teki iken her ama her meselede görüş beyan edip kitaplar yazan ve kendi gibi Hz. Osman'a iftiralar atan müfteri alçağı neden müdafaa ettiği, yıllardır bilumum sapıkların ve cahillerin kitaplarını basıp sattığı halde neden "Bu bir sebil yayınıdır" deyip algı operasyonu yaptığı çok daha iyi anlaşılıyor.

Bir idarecinin, iktidarı boyunca başarılı olup olmadığı da toprak fethedip etmediği ya da ne kadar fethedip etmediği ile mi ölçülür? 


Ya da bir insan halim selim bir meşrebe-tabiata sahip ise, bu onun mutlaka bu nedenle idarecilik yapamayacağı anlamına mı gelir? Ömer bin Abdülaziz diye saymaya başlarsak yüzlerce başarılı müslüman idarecinin tamamı Hz. Ömer tabiatlı, haşin, elini masaya vuran mizaçta kişiler midir? Son dönemden örnek verirsek Sultan 2. Abdülhamid kaç kere elini masaya vurmuştur da mükemmel idareci olmuştur ve çoktan yıkılmış bir devleti 33 sene daha ayakta tutmuştur. Ya da kaç fetihle ne kadar toprak almıştır? Mizacı da en az Hz. Osman kadar hali selim olan Abdülhamid Han da mı beceriksizin tekidir? Bu şaşkının bu sözleri nasıl bir cahilliktir? Her yiğidin yoğurt yiyişi başka ise, bu yiğitliklerine zara verir mi? Hepsinden önemlisi Hz. Ebubekir bile sert mizaçlı mı idi? Yoksa onu da mı "Yumuşak mizaçlı idi. Dirayet gösteremezdi. Ezikti. Yapamadı. Başaramadı. Türlü vebale girdi" manasına gelen ve "Ben daha iyisini yapardım" algısı oluşturan hakaretleri ve cahilliği ile tenkit edecek?


Şu saaten sonra şuna üstad ve ehli sünnet diyenlere hiç cevap vermem ve güler geçerim. Ehli sünnetin alameti, emr-i peygamberi gereği, sahabelerin hiçbirine dil uzatmamaktır. Hataları olsa da dil uzatmamaktır ki bu şaşkın hata zan ettiği hususlarda dil uzatıyor ve tokadı sağlam yiyecek kadar arsızca uzatıyor. Ben bu adamda yalan, iftira, enaniyet, kibir, dünya hırsı, cahillik, sıkışınca uydurup durma, birbirini sürekli yalanlayan açıklamalarda bulunma, hastalık derecesinde asabiyet dahil çok ciddi sıkıntıları gördüm görüyorum. Sonunun Seyyid Kutup'tan bile beter olmasını Mevla Teala da hz. Osman'ın ve Hz. Ali'nin yüzü suyu hürmetine niyaz ediyorum.


Mehmet Fahri Sertkaya

Kadir Mısıroğlu'nun Ehli Sünnet Dışı Fetvalara Bakışıehli sünnet ve cemaat, Kadir Mısıroğlu, muta nikahı, sahabe-i kiram, Sahte Şeyh Nazım Kıbrısi, sebil yayın,
Kadir Mısıroğlu

Kadir Mısıroğlu'nun Ehli Sünnet Dışı Fetvalara Bakışıehli sünnet ve cemaat, Kadir Mısıroğlu, muta nikahı, sahabe-i kiram, Sahte Şeyh Nazım Kıbrısi, sebil yayın,
Kadir Mısıroğlu ve (Sahte Şeyh) Nazım Kıbrısi


"Bu bir Sebil Yayınıdır." sözü ne anlama geliyor?

Bizzat dinledim.

Ali Eren Hoca'dan bizzat dinlemiştim. Bir ilmi meselede Kadir Mısıroğlu ile konuşuyorlarmış. Ali Eren hoca "Bu mesele şöyle şöyledir. İmam-ı Rabbani hazretleri de Mektubat-ı Rabbani'de bu şekilde buyurmuştur." deyince, Mısıroğlu hemen karşılık vermiş "Hoca! Bir karıştırma şu adamı" demiş.

Ne zaman yaşandığını sormamıştım Ali Eren hocaya ama bana anlatırken bile halen şaşkınlık ve şok hali tazelenerek, beden diline yansıyarak anlatmıştı.
Bundan bir kaç ay sonra da Kadir'in bir videosunda Hz. Osman (r.a.)'ın hilafetinden bahsettiği bir kısmı gönderdiler bana. Benim evvelden beri Kadir'in videolarını izlemeye tahammül edemediğimi, tasvip ve tavsiye etmediğimi bildiklerinden, arkadaşlarım ara ara önemli kısımları mesajlarla gönderirler ben de bakarım. Hz. Osman(r.a.) için "Yapamadı işte. Beceremedi hilafeti. Hz. Ömer gibi olamadı. Onun kurulu düzenini bile bozdu" diyordu. Bunu da öyle bir tavır, ses tonu ve beden dili ile anlatıyordu ki, sanki Hz. Osman, arkadaşı Osman...

Yıllardır bin kere yazdım duyurdum sizlere, "Bu bir Sebil yayınıdır" şeklinde kapağına yazılarak ve övünülerek yayınlanan kitaplardan biri olan, ehli sünnet müslümanların güvenlerini kazanmış bir yayın evi gibi durarak yayınlanan, Ömer Ferruh isimli yazarın kitabından tercüme edilerek basılan "İslam aile hukuku" isimli kitapta açıkça mut'a nikahına cevaz verildiğini... Haram olduğuna bu ümmetin icma ettiği, ittifak ettiği mut'a nikahına...

Üsküdar'da bir kitap fuarına tanıdığım ve Kadir'in de tanıdığı bir hoca arkadaşımı göndererek, sordurdum. Kitabın alakalı kısmını ve "Darda kalan bir Müslüman erkek mut'a nikahını tercih edebilir" manasına gelen cümleleri gösterdi kendisine. Fuar alanında "Bunda ne var? Burada bu mana yok?" gibi cümleler kurmaya teşebbüs bile edemeden, çok açık bir şekilde mut'aya cevaz veren o cümleler karşısında "Hoca! Biz bunu basalı 25 yıl oldu. Gözümüzden kaçmış" cevabını verip mevzuyu kapattı.

Tamam. Diyelim ki gözünden kaçmıştı. Bu fuar 2004 yılında idi. Biz de üzerimize düşeni yapıp ikaz da etmiştik. Peki sonrasında ne olması gerekir? Yıl 2015 ve ben son altı senedir sık sık Facebook üzerindeki sayfalarımda da bu hususu dile getirdim ve gerektiği sertlikte tenkit ettim. "Ehli sünnet müslümanların itikadını bozup ebedi cehenneme sevk edecek böyle bir kitabın hala yayında olmasının, hala satışta olmasının sebebi hikmeti nedir? Ben olsam o an canım pahasına yayına ve satışa mani olur, satıştakileri bile toplar, bir daha basmaz ve okuyucularıma da bu kitaba dikkat etmeleri hususunda ikazlar yapar dururum. Allah'tan korkar, akıbetimden endişe edip titrerim" dedim. Ama az önce baktım. Hala sitelerinde satışta...

Demek ki "Bu bir Sebil yayınıdır." demek bu anlama geliyor. 


Mehmet Fahri Sertkaya
Ne Olduğu Belli Olmayan Adamlar, Kadir Mısıroğlu Ve Diğerleri, Kadir Mısıroğlu, mehmet şevket eygi, akademi, İslâm, Cumhuriyet tarihi, Târih,


Kendisini yılların gazetecisi olarak tanıtan, etrafı gazeteci ve yazar dolu olan, kendisi de üçüncü parti TV kanallarında da olsa programlar yapmış olan biri çıkıp, Osmanlıcanın Almanca ya da İtalyanca gibi bambaşka bir dil olduğunu ciddi ciddi iddia ettiği bir yazı paylaşabiliyor. Dahası, takipçileri “Çok mükemmel bir yazı. İzniniz olursa paylaşmak istiyorum.” diye yorumlar atıyorlar.

Stratejik Derinlik sahibi olması ile övünülen, Akademiden sanki bir gizli el tarafından devletin başına getirilen, vakti zamanında 33 derece Mason Süleyman Demirel’in has adamlarından olan, kendisi gibi gizli bir Karay Yahudisi olan Ülker grubu ile kız alıp verecek kadar yakın olan Ahmet Devitoğlu’nun Osmanlıca bile bilmediği iddia olunuyor.

Bir başkası çıkıp “Soner Yalçın’ın kitaplarını önce bana getirdiler. Senin adın ile basalım, ne dersin? dediler. Ben kabul etmeyince, Soner’e kabul ettirdiler.” diyor.
Şu Çılgın Türkler isimli kitabın müteveffa yazarının, tam bir emir eri, tam bir görevli memur olduğu, kitaplarında yazılı bilgilerden kendisinin bile haberdar olmadığı meydana çıkıyor. Tabii, Sabetaycı oluşu da…

Adnan Oktar zaten malumunuz. Kitaplarının ABD’deki Yaratılışçı ve Evanjelik tarikatların kitaplarından modifiye  tercümeler olduğu zaten ispat edildi ve kendisi de paşa paşa kabul edip sustu. Hiç değilse tercüme eden, İslam’a uymayan kısımlarını modifiye edip de tercüme eden kendisi olsa idi, yine biraz yüreğimiz serinlerdi. Bir emek var derdik.  Şu aralar “İşte gençler yardımcı oluyorlar bana, beraber yazıyoruz.” der oldu sık sık.. Nereden nereye… Zaten bana açılan davaların şikayet dilekçelerinde de, avukatları artık “Müvekkilim 300’den fazla eserin yazarı, kamuoyunda saygın bir kanaat önderidir.” ifadesini kullanamıyorlar.
Şu memlekette, dürüst, samimi ve gerçekten bilgili bir yazar olarak kabul etmek ve istifade etmek istediğimiz Mehmet Şevket Eygi ise, şiş sokup kendini doğrayan sapık tarikatların bu yaptıklarını keramet olarak gösteren yazılar kaleme alabiliyor. Şeriatın nerede ise her hükmünü ayaklar altına alıp, yabancı istihbarat örgütlerinin Yeni Osmanlıcılık projesine hizmet eden… Gizli bir Ermeni’yi “İşte bu kişi, Osmanlı’nın son şehzadesi Selim Han’dır” diye tanıtan ve hızını alamayıp “Hadislerde geçiyor. Yine bir Selim Han Osmanlıyı tekrar diriltecek ve hilafeti kuracak”. diye hadisler uyduran… Ayrıca belgeli ve 33. dereceli mason olduğunu, Yahudi soyundan geldiğini kendi hür iradesi ile itiraf etmek zorunda kalan Adnan Oktar’ı mübarek bir zat gibi göstermek isteyen, “Onunla maneviyatta görüşüyoruz” diyen… “Hep öyle sarışın olmaz. Azıcık da esmer çıkartın oraya” sözü ile Adnan’a tam destek veren, sahte Şeyh, baş münafık, İngiliz casusu Nazım Kıbrısi’yi metheden ve rahmetle anan yazılar yazıyor. Sürekli ehli sünnet müdafii olan Eygi, ehli sünnet gençlere bu islam düşmanı alçağı muteber gösterebiliyor.

Memlekette “Bu devirde hoca ve İslam alimi yok, yetiştirmeye ve bir an evvel medreseleri geri açmaya da gerek yok. Sen bu Risaleleri üç kere okusan hem dini korursun hem de zamanının hakikatli bir alimi olursun” ayarında servis edilen ve bir kısmının basım maliyetlerinin Yahudi-Siyonist Shell firması tarafından karşılandığı, Türkiye’de baskılarının sorunsuzca basılması için bilumum Masonların taktik manevralar ile desteklediği ispat edilen Risale-i Nur isimli paçavranın yazarının yazdıklarına bakınca da “Yahu bu adam, doğru düzgün namaz kılmayı bile becerameyecek, Kütüb-ü sitte’nin hangi hadis kitaplarından oluştuğunu bile bilemeyecek, ayetleri tefsir etmeye kalkar iken en temel tefsir kaidelerini bile bilmeden bunu yapmaya kalkacak, Müslüman isevi (Müslüman Hristiyan) diye bir tabir uydurup okuyucularını küfre götürecek kadar bomboş, cahil ve art niyetli biri” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Öte yandan, İslamcılık diye isimlendirilen, Siyasal İslam diye de ifade edilen yolun binlerce yolcusunun, bomboş halleri ile gazetelerde, internet sitelerinde, TV programlarındaki münazaralarına, ifadelerine, iddialarına bakıyorsunuz “Eyvah ki ne eyvah! Hangi bir yanlışı düzelteceğiz. Hemen her gün şu milleti küfre sokmaktan başka bir başarıları yok. Bunlar İslam’ın en zaruri hükümlerini bile bilmiyorlar.” demek zorunda kalıyorsunuz. “Bunlar İslamı bir partiye, bir siyasi ideolojiye, bir fikri iddiaya dönüştürmüşler. Ya da en başından zaten ancak böyle bir İslam’a iman etmişler de hiçbir zaman İslamcılıktan kurtulup gerçek bir Mü’min ve Müslüman olamamışlar” diye eklemek zorunda kalıyorsunuz.  “Bu nasıl olabilir, insan ebedi-sonsuz hayatını ilgilendiren bir meselede nasıl böyle aldanabilir? Bu insanları ikaz etmeli, hatalarını düzeltmeli, onları ve peşlerinden gidenleri kurtarmalı…” diyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz ki bunların hiçbiri insan değil.  Para için, makam için, kadın için, san ve şöhret için karısını, kızını, anasını, vatanını ve nihayet dinini bile satabilecek kadar alçak tiplerin, çıkıp İslam dinini ve vatanseverliği kendi adi hedeflerine malzeme yaptığını anlıyor ve “İşte bu yüzden bunlar, bu kadar nasihatı ve ikazı hiç almıyorlar. Her meselede gerçeğin ne olduğunu kendileri de biliyorlar. Aldanmış olabilecekleri ilmi meselelerde, isteseler beş dakikada gerçeği arayıp bulurlar. Ama bu sefer düzenleri bozulur. Çarkları kırılır. Hortumları tıkanır.” diyorsunuz.

Sonra bir bakıyorsunuz yeni yetmenin bir çıkıyor. Diyanet’ten yeyip içerken, bütün bu masrafların, resmi izinli fuhuşhanelerde, resmi vesika ile çalıştırılan orospuların ödediği vergiden tahsil ediğini bile hiç sıkıntı etmeyen bu model ise, bambaşka bir ayarda… İslami ilimler alanında, hoca olmaları hasebiyle ilim sahibi olan bu modellerin, ilim tahsiline rağmen, nefislerini hakkı ile terbiye edemediklerini, ilimlerinin aleylerine döndüklerini, siyasi partilere ve liderlere ve dünyalık işlere-menfaatlere  bu yüce ilimleri ile hizmet ettiklerini ve hadis-i şeriflerde buyrulduğu üzere lanetli tiplerden olduklarını, ilimlerinin bir rahmet değil bir lanet halkası olarak boyunlarına taıkıldığını görüyorsunuz. Zaten haram yiyen harami olur, başka da ne bekliyorsunuz?

Hiç utanıp ar etmeden “Türkiye İslam Devletidir.” diye artistik patinaj el kol hareketleri ile kendi çekip sosyal medyada yayınladığı videolarında nutuk attığını izliyorsunuz. “Vesikalı orospulardan resmen vergi toplayıp bununla imamlara ve müftülere maaş veren, alkollü içki satışından, bilumum kumar oyunlarından, iç ve dış faiz tahsilatından gelir elde edip bununla Diyanet Teşkilatını finanse eden bir devlet, zinayı ve eşcinselliği serbet bırakan, domuz etini serbest bırakan, gayri müslimleri ordusuna ve devlet kademelerine alan bir devlet mi İslam Devleti ey şaşkın? Ey sahtekar? Ey mel’un! ” deyince, üzerine aylar bile geçse, hiç duymadığını, oralı olmadığını, yaşananı yok saydığını izliyorsunuz. Sanki kısa süre önce, kendisini  çok büyük bir allame-i kübra ayarında görüp, açıkça “Cahil bunlar, ne dediklerini bilmiyorlar. Neymiş Türkiye dar’ül harpmiş.” diyemese de taktik hareketleri ile bu mesajı vermeye çalışan ve “Bu kardeşlerimiz derhal tevbe etmeliler” diyen kendisi değilmiş gibi…
Sonra geliyorsunuz meşhur “Üstad”a… Kadir Mısıroğlu’na… “Bu bir Sebil yayınıdır.” damgası ile basılan kitaplarından biri olan ve Dr. Ömer Ferruh imzalı “İslam Aile Hukuku” isimli tercüme eserde, 25-30 yıldır zehir saçıldığını, bu kitabın daha giriş sayfalarında bile mut’a nikahına cevaz verildiğini defalarca ikaz ettiğiniz halde, halen satılmakta olduğunu, nezaketen olsun, yayından çıkartılmadığını görüyorsunuz.

Oysa Üsküdar’daki bir kitap fuarında kitaplarını imzalar iken yanına yanaşıp söz konusu kitabın alakalı kısmını gösterip  “Hocam! Şurayı bir okur musunuz, burada ne kastediliyor?” denildiğinde o meşhur “Eeeaaah” girişinden sonra “Hocam, biz bunu 25 yıl önce bastık. O vakit gözden kaçmış” şeklindeki konuşmasının üzerinden de dokuz yıl geçtiğini hatırlıyorsunuz. Bu doğrudan ikazın fayda vermemesi üzerine yıllardır sosyal medya ve web siteleri üzerinden, konunun önemine binaen tekrar tekrar izah ve ispat ederken harcadığınız vakte yanıyorsunuz. “Senin üstadlığın yerin dibine geçsin. İtikad bozulduktan, sana ehli sünnet yolundasın diye güvenen gençler hem itikaden hem de cinsi anlamda sapıttıktan sonra, nerede kalır senin üstadlığın?” deyip Allah’a havale ediyorsunuz. Zaten son bir kaç yılda nasıl da düştükçe düştüğünü görüyorsunuz. Vatana ihaneti bin bir türlü ispat edilen bir kaç İslamcının şakşakçılığında sınır tanımadığını, ömrünün sonunu buna vakfettiğini hep izliyorsunuz. Bu islamcılara Siyonistler tarafından verilen ve dağdaki çobanın bile haberdar olduğu Üstün Cesaret ödülünü,  sekiz yıl sonra, bir okuyucusunun sorusu üzerine duyup haberdar olduğunu görüyor  “Ben öyle bir şey duymadım. Eaahaaaa, böyle bir şey olmuşsa da şöyle olmuştur…..” deyip ne kadar alçalabildiğini, bir başkasının benzeri bir hali olunca ise  elini masaya vurarak, hiçbir tevil yolu aramayarak, tevil ihtimalini aklından bile geçirmeyerek aslan gibi kükreyip tekfir bile etiğini görüyorsunuz. Mideniz bulanıyor, geçiyorsunuz. Fıkha, Tarikata, Zikre, Rabıtaya, Cennetmekan Abdülhamid Han’ın manevi hayatına, yakın tarihteki bir çok şahsa ve hadiseye dair kendinden emin şekilde yaptığı yorumlarına bakıyorsunuz, onlara da gülüp geçiyorsunuz. Bir de arada sırada “Ben tarihçiyim. Fakat asıl uzmanlık alanım yakın tarih. Yani bu Cumhuriyet tarihi ve Osmanlı’nın sonu.” dediğini duyuyorsunuz ve kahkahayı patlatmamak için zor duruyorsunuz. Edebimize yakışmaz deyip sabrederken birden aklınıza geliyor; Hulki Cevizoğlu’nun bir programında, Osmanlı tarihine ve padişahlarına Alevi gözlüğü ile bakan, eline aldığı iki kitaptan okuya okuya münazara yapmaya çalışan kişi ile karşı karşıya olduğu o programda, yakın tarihe dair bilgisinin bir hiç olduğu meydana çıkınca “Bilmiyorum. Bana geçmişi sorun. Yakın tarihi sormayın. Ben geçmişte yaşıyorum.” dediğini hatırlıyorsunuz. “Acaba kendi de hatırlıyor mu?” diye soruyorsunuz kendi kendinize ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.  Sonra hala Kemalizmin Sabetayizm olduğunu bile kabullenemediği halde “Kemalizmi ben yıktım” ayarındaki çıkışlarına bakıyorsunuz ve sadece acıyıp geçiyorsunuz.

Tabii, o kadar güzel bir Türkiye ve o kadar güzel bir İslam devleti ki bu memleket bazılarının kafasında, geç geç bitmiyor. Birinden geçip ötekine bakıyorsun, o da aynı… Tek tek ele almaya kalkılsa uzun yıllar durmadan yazmak ve binlerce cilt eser meydana çıkartmak lazım.  Bu sebeple kısıtlı zamanda yazdığım ve çok uzun ve yorucu olmasını istemdiğim bu yazıda “en iyisi” blinenlerden misaller verdim ki, samimiyetle iman edenler ve samimiyetle bu küfrü yıkmak isteyenler, memleket olarak ne halde olduğumuzu iyice idrak etsinler de en isabetli yöntemler ile mücadele etsinler.

Düşünün ki, sabah akşam ehli sünneti müdafaa ediyormuş ve ehli sünnet düşmanlarına reddiyeler yapıyormuş gibi duranların bile sakallarına ve cübbelerine rağmen suratlarında bir gram nur ve meymenet yok. Hocalık mı yapıyorlar talk show mu belli değiller. Sohbete başlıyor, efendi hazretlerinin kerametleri, sohbet bitiyor, efendi hazretlerinin kerameti. Arada farklı konular da konuşulmuyor değil elbet, “Efendi hazretlerinin aklı başında değilmiş. İlaç kullanıyormuş. Kimseyi tanımıyormuş, hafızası sorunlu imiş, eline alan istediği gibi onu kullanıyormuş. Vallahi yalan, ben geçen konuştum kendisi ie. Benimle konuşabildi.” şeklinde ilmi(!) meseleler ile de en zaruri islami bilgileri bile bilmeyen milletimize, acil müdahelede bulunuyorlar. Ümmet-i Muhammed’in evladının cehl ve küfr ile vefat etmeden önce, istikamete girmeni temin ediyorlar. Eksik olmasınlar. Onlar olmasa idi, zaten yıkılırdı bu kainat(!)…

Son yıllarda her vilayette bir kaç tane türeyen sözde gavslara bakıyorsunuz daha Kur’an-ı Kerim’den iki ayeti tecvidi geçtik, manayı bozmayacak doğrulukta okumasın bekliyorsunuz ama beyhude bekliyorsunuz. “Bir de bunların arkasından yüzbinlerce kişi gidiyor. Bir de yüz binlerce kişi bu sahteka
ra rabıta yapıyor. Aman Allah’ım tehlikeye bak.” diyor ve titriyorsunuz.
Daha benzeri yüzlerce akıl almaz, inanılmaz halleri, şahısları, vak’aları, iddiaları,  misalleri ile buraya aktarmak mümkün. Arife olana bu kadarı da yeter. Herkes bilmeli ki hak tarikatlardan Kadiri ve Nakşi hariç tamamı sonlandı ve bu iki yol, bir tek mürşidde toplandı. Diğer yolların ve hak kollarının tasarrufu sonlandırıldı. Ve bu yüzden bu ümmet  ve hassaten bu millet bu hale geldi. İslam’ı müdafaa edip milleti ve ümmeti kurtarması beklenilen kişilerin bile kendini kurtarmadığı, nefsinin elinden kurtulamadığı, riyadan, dünya sevgisinden, benlikten, gururdan kurtulamadığı bir devri yaşıyoruz. Kurtulmak isteyenler, gerçek mürşidi kamili bulmalı.

Bu dünyanın bu en şiddetli fitne, zulüm, küfür, karanlık devrinde, Hz. Peygamberin ( Aleyhisselam ) “Onlara sizden-sahabelerden- elli kişin sevabı verilecek” denildiği kişilerden olmaya bu kadar yakın iken, bu kadar uzaklaşabilmek, akıl alır şey değil… Hazreti Allah, cümle Mü’minleri, ağzı cerbezeli laf yapan münafık din alimlerinin şerrrinden, nefsinin elinde oyuncak olmuş iken bütün insanlığı kurtarmaya kalkan ve kendi ile beraber milyonları felakete sürükleyen zavallıların şerrinden korusun.


Mehmet Fahri Sertkaya