darü'l-islâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darü'l-islâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya'da Hiçbir İslam Devleti Yok, darü'l-harb, darü'l-islâm, İslâm, dünya, world, süleymanlı


DÜNYADA HİÇBİR İSLAM DEVLETİ YOK!

Vatandaşının yarısı bile Müslüman olan bir ülkede bir genel kurmay başkanı çıkıp da, laiklik adına, Hristiyanlık adına v.s. adına darbe yapamaz. Es kaza yaptı diyelim, bu darbeyi ayakta tutamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede her caddede onlarca güzellik merkezi, tekel büfe, toto-loto bayii olamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede gencecik kızlar neredeyse çırılçıplak gezemez. TV'ler, gazeteler ve dergiler o derecede müstehcen olamaz.
Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede genel evler resmen faaliyet gösteremez. Kaldı ki bunlardan vergi almayı kimse teklif bile edemez. Vergi madalyası takmak mı? Onu yapmak isteyeni o milletin elinden kimse kurtaramaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede kamu kurumlarında İslam'ın en temel/en meşhur emirlerinden biri olan başörtüsü yasaklanamaz. Kadın erkek memurlar ve memureler bir arada, tesettürsüz ve birbirlerine çok yakın olablecekleri şekilde çalıştırılamaz. Liseler, üniverstiler bu derece iğrençleşemez. Kantinlerde kılıf ve doğum kontrol hapı satılamaz. Üç beş zibidi ekranlara çıkıp hemen her gün başörtüsüne dil uzatamaz.

Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede Müslümanlar öşrün, fıkhın, şeriatın, muamelatın ne olduğunu, İslam'ın miras hukukunu olsun bilip tatbik ederler. Bunların bile bilinmediği ve duyulmadığı bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman değildir. Eğer nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, o ülkede İslam'ın hükümleri tam olarak tatbik edilemese de en azından tam olarak bilinir ve nüfusun yarısını temsil eden Müslümanlar her gün her gece bu hükümleri tatbik etmek için neler yapmaları gerektiğine bakarlar. Böyle gayret gösterirler.
Şayet bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, bunlar emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker farzını eda etseler, İslam'ın emir ettiği cihad farzını yerine getirseler o ülke süt liman olur. Nüfusun geriye kalan diğer yarısı gönül rızası ile Müslümanların idaresine ve İslam idaresine girerler.

İşte Nüfusunun yarısı bile Müslüman olmayan bir ülkede bir veya bir kaç siyasi parti ya da cemiyet, kendilerini on numara Müslüman zan edip her meselede cehaletleri ve kuru akıl ve mantıkları ile yüz binlerce müslümanı peşlerinden sürüklerler ve darül harp denen şeyin kelime manasını bile doğru düzgün bilmezlerse orası tam anlamı ile ŞENLİK olur.. EVLERE ŞENLİK OLUR... Onlarca yıl geçer, siyasi liderler göçer gider ama İslam davası ve Müslümanlar yerlerinde sayarlar.

Yerden bitme bir zibidi askerin başına geçip bütün müslümanların dini ile dalga geçer, namlunun ucunu birazcık gösterir ve meydandan ilk önce Müslüman(!) siyasi liderler kaçarlar.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir İslam devleti yok. Bu kafayla da bir yüz elli sene daha olmaz. Artık siyasal islam denen kokuşmuş akımdan ve kendini bu millete büyük kurtarıcı gibi tanıtmış çapsızlardan, cahillerden davamızı kurtarma vakti. Alimlere tabi olma vakti.


Mehmet Fahri Sertkaya


Bir kenara çekilip ezilmeyin!

Dar'ül harp fıkhını öğrenin. Dar'ül harp fıkhına göre ticaretle meşgul olun. İslam devletinde yapılamayacak ama dar'ül harp fıkhında müsaade edilmiş hileleri uygulayın! Alkol satan tesislere bile ortak olun, domuz eti satan firmalara ortak olun. Devlet bankalarına paranızı yatırıp faizi ile alın! Devletin tahvillerini alın! Ezilen taraf değil ezip geçen taraf olun.
Bunu da bir an önce küfrü yıkmak ve zulmü durdurmak için yapın. Kendinizi kandırmayın! Dar'ül harpte yapmak yasak olan şeyleri de caiz görüp haddi aşmayın. Gayrete gelin, hizmet aşkı ile yaşayın ve deccal küfrünü yıkan müstesna insanlar arasında yer alın!

Dar'ül harp bir ülkede, borsaya girip, içki, domuz eti, sigara satan firmaların hisselerini satın almak suretiyle onlara ortak olmak caizdir. Onların ürünlerini dağıtan bir büyük dağıtıcı/tedarikçi/toptancı olarak ticaret yapabilir.
Dar'ül harp bir ülkede, şeriat ile idare edilmeyen bir ülkede, bir müslüman içkili lokanta açabilir. Tatil bölgelerinde lüks ve içkili bir restoran işletebilir. Hızla büyük paralar kazanabilir ve güçlenip İslam'a hizmet eder.
Bir senede onlarca kurs, medrese açar bu parayla ve niyeti düzgün ise, sınırları korumuş ise bu yardımları kabul görür. Cihad olur. Medyada hizmet etmek isteyen kabiliyetli müslümanlara maddi destek de olur. Siyonistler organ kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı ile elde ettikleri kara paralar ile Türkiye'de onlarca yıldır sözde islami, özde tuzak dolu kitaplar dağttıkları gibi, bu müslüman da on milyonlarca gerçekten islami kitabı ücretsiz dağıtabilir. Korkunç sevap kazanır. Ama kendini kandırıp dünyevi niyetle bunu yaparsa, bir de içkiyi kendi içmeye başlarsa, nefsinin eline düşerse, büyük aldanır, paralar hizmete de gitmez, savrulur gider, korkunç bir azabın içinde bulur kendini. Helak olur
Bu nedenle, düz yolda yürümeyi bilmeyen, vasıfsız, donanımsız, iradesi zayıf müslümanların işi değildir bu gibi hizmetler.


 Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV
Bir okumuş cahil daha: İhsan Şenocak (Türkiye İslam devleti mi? Dar'ül harp mi?), darü'l-harb, darü'l-islâm, İslâm,
Bir okumuş cahil daha: İhsan Şenocak (Türkiye İslam devleti mi? Dar'ül harp mi?)


Edebiyatçının tekinden, allame bir hoca efendiye acayip bir cevap...

Ben ne alimler gördüm, cahilin önde gideni idiler.

Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkün olur.

"Cehaleti ilmine galip gelen cahil alimlerden olmayınız." diye buyurmuş ya Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hadisi ilk duyduğunda şaşıran ve manasını idrak edemeyen müslümanlar, hoca geçinen bu arkadaşımızın içinde bulunduğu hale bakarak manayı çok daha kolay kavrayabilirler diye düşünüyorum.
Şu satırdan sonrasını kendisine hitaben yazıyorum. (Mevzuyu doğru anlamak için önce videoyu izleyin)






Sevgili hocam!

Öncelikli olarak ifade etmeye kendimi mecbur görüyorum ki yaklaşık sekiz ay kadar önce, bir arkadaşımın gönderdiği bir mesaj ile senin varlığından haberdar oldum.

"Ağabey bir bakar mısın, hem ehli sünneti savunuyor hem de Seyyid Kutub'u? Bu nasıl tezattır? Ben işin içinden çıkamadım. Hem ehli sünnet olduğunu iddia edecek, hem de Hz. Osman'a hırsız diyen, hiç yetkisi olmadığı halde tefsir yazmaya kalkıp küfre sebep olacak yanlış yorumlar yazan Seyyid Kutub'u savunacak? Bu nasıl bir hoca?" diye not düşmüştü mesaj içerisinde gönderdiği videonun üzerine arkadaşım.

Seni orada ilk gördüğümde arkadaşımın izah ettiği tezatların kadar, beden dilindeki tuhaflık-sorun da dikkatimi çekmişti. İç dünyanın perişan ve hastalıklı hali, emin ol, iki bakışta kesinlik arz edebilecek kadar yüksek şiddette kendisini belli ediyor.

O gün, senin ruh dünyanın sağlıklı olamayacağına dikkat çeken yorumlar yazmıştım o mesaja cevap olarak. O gün bu gün ise senin videolarını her nerede görsem, tek bir saniyemi bile heba etmemiş, es geçmiştim.

Lakin, bu gün yine bir arkadaşımın gönderdiği bu videonu görünce, mecburen izledim. Geçenlerde ses getiren "Türkiye darül harpdir."isimli paylaşımım sana sorulmuş ve sen de"Edebiyatçı ya da makale yazarı olan kişilerin"yorumlarına takılmayın tarzında cevaplar vermişsin. Ben senin yerinde olsaydım, muhatabımı açıkça belirten yorumlar yapmayı tercih ederdim. Şimdi emin olamıyorum kastettiğin edebiyatçı ben miyim, değil miyim.

Şayet kasttettiğin, profilinde "Darül Fünun-u Şahane'de Edebiyat okudu" yazan ve dar'ül harp hususunda çok ses getirmiş ben isem, bu benim için bir cevap hakkı doğurur. Yok eğer kastettiğin ben değilsem, yine de bu aşağıda yazacaklarımı okuman belki senin için faydalı olur.

Pek şaşkın hocam!

Belki seninle yüz yüze karşılaşmak ve tanışmak nasip olmadı bu güne kadar. Ama şu genç yaşımda, senin onlarca kopyan ile, senin döndüğün çarkta döndürülmüş onlarca sözde ilim ehli ile yakinen tanışmak ve ciğerlerine kadar tanımak imkanı bulmuş birisiyim.

Öncelikle ifade etmek isterim ki ben edebiyatçı değilim. Profilimin müstear olduğunu, bu profildeki pek çok bilginin doğru olmadığını, başka müstear isimlerle de yazdığımı defalarca sayfamda ilan ettim. Gerçek ismimi ve kimliği mi de...

Şimdi, buyurmuşsun ki "Türkiye darül harp değildir. Çünkü bu kadar müslüman var. Türkiye'de islam'ın alametleri var. Ezan-ı Muhammedi de okunuyor."

Sen de çok iyi biliyor ama bu videonda her nedense temas etmiyorsun ki, bir devletin darül harp olması hususunda, o devlette yaşayan insanların ne kadarının müslüman olduğunun, orada ezan okunup okunmadığının hiç önemi yoktur. Hanefi mezhebine mensup bir müslüman ilim adamının başvuracağı bütün muteber kaynaklar, darül harp meselesinde İmam-ı azam ile İmameyn arasında ictihad farkı olduğunu izah eder. Bu izahları verirken de senin uydurduğun gibi bilgiler sunmaz. Hatta "nüfusun ne kadarının müslüman olduğunun önemi yoktur." der. Senin de mutlaka okuyup bildiğin ve uzunca yer ve zaman işgal edecek şeyleri burada tekrar yazacak değilim. İmam-ı Azam'a göre bir devletin darül harp olmasının şartı üçtür. İmameyne göre ise tektir. İmameyn"O devlette şeriat tatbik ediliyorsa orası darül islamdır. Edilmiyorsa darül harptir." demiş ve başka da bir şeye bakılmayacağına hükmetmiştir. Bu güne kadar da muteber fakihlerin çoğu imameynin ictihadına göre fetva vermişlerdir. Zaten benim son paylaşımımda alıntı yaptığım Diyanet vakfı İslam ansiklopedisi de bu hususta aynı bu şekilde izahat yapmış.

Bütün bunlara rağmen, yaklaşık dört senedir onlarca kere darül harp meselesine temas eden yayınlar paylaşmış olmama ve bunların bir kısmında yukarıda özet geçtiğim hususları şer'i kaynakları ile izah etmiş olmama rağmen, "Bir edebiyatçı bozuntusunun uydurmalarına takılmayın" demeye gelen taktik sözlerinle, meseleyi şahsi algılarına ve nefsi çıkarlarına indirgeyerek ve net gerçekleri/fetvaları gizleyerek hareket etmiş olman, Seyyid Kutubmeselindeki soru işaretleri kadar büyük soru işaretleri oluşturuyor, samimi bir Müslümanın kafasında...

Şimdi hocam, pek çok batı ülkesinde, Türkiye'de olduğundan çok daha serbest olarak ezan okunabiliyor, namaz kılınabiliyor, cuma günleri cemaati caddelere taşacak surette cuma namazları kılınabiliyor, Kur'an kursu talebeleri için yaş sınırı konulmuyor, hatta bilgin dahilinde mi bilmem, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar kendi aralarındaki davalarda Şeriat hükümlerine göre yargılanabiliyorlar. İngiltere devleti bundan hiç sıkıntı duymuyor. Memureler başörtülü çalışabiliyor. Memurlar sakal bırakabiliyor. Orduları içindeki Müslümanlar, inançlarından ve ibadetlerinden yana hiçbir baskıya ve sıkıntıya maruz kalmıyorlar.

Bu Türkiye'de ise hala daha işçisi ve memuru, dini kimliğinden dolayı, namaz kılmak istediğinden dolayı, cuma'ya gitmek istediğinden dolayı sıkıntı çekiyorlar ama oralarda kimse kimsenin dinine ve ameline/ibadetine engel olamıyor.

Biliyor musun hocam, o gavur memleketlerindeki imamlar rahatça "şeriat" ya da "şer'i ahkam" gibi kelimeleri telaffuz edebiliyorlar. Bütün samimiyetimle söylüyorum, ben Türkiye'deki hiçbir cami imamının ne cuma namazından önceki sohbetinde, ne cuma hutbesinde ne de cami içerisinde başka bir zamanda, ağızlarından şeriat kelimesinin çıktığına denk gelemedim. Hem yine biliyor musun hocam, o gavur memleketlerinin hiçbir devlet büyüğü, Türkiye'deki bir takım devlet büyükleri gibi "Kur'an'ın iki yüz küsur ayetinin hükümleri sonlanmıştır" gibi açıklamalar yapma cesaretini kendilerinde bulamadılar. Ya da oraların polisleri Kur'an kursu talebelerinin peşlerine takılarak sırf Kur'an okudular diye, hiçbir terör eylemine katılmadıkları halde, onları göz altına alıp sorgulamadılar. Ama benim, Türkiye'nin büyük bir şehrinde okuduğum kur'an kursunu, daha çok yakın bir tarihte kaymakam, polis ve jandarma beraber bastılar. Sakalım var diye de beni göz altına aldılar. "O sakallıyı alın, alın hemen" diye talimat da verdiler.

Şimdi bu şartlar dahilinde Türkiye darül islam ise bu gavur ülkeleri nedir?

Bir de meseleye tersinden bakalım. Sadece İslam'ın emirlerinin tatbiki noktasında meydana çıkan engellere değil, İslam'ın yasaklarının serbest oluşu hususuna bakalım. Farkında mısın bilmiyorum, Türkiye şeriat ile yönetilmiyor ve anayasasında "İslam devletidir." yazmıyor.

Bak, senin hayal dünyanın dışında nasıl bir Türkiye gerçeği var

Okumuş cehaletin nedeni ile ve terbiye edemediğin nefsinin yüzünden bir türlü göremediğin, görmek istemediğin ya da belki de ruh dünyandaki sorunların senin görüp kabullenmene mani olduğu nasıl bir gerçek Türkiye var:

- Bir islam devletinde asla olmayacak şekilde Türkiye de gayri müslimler de vatandaş. Oysa islam devletinde gayri müslimler vatandaş değil tebadır.

- Türkiye'de gayri müslimlerden cizye alınmaz. Oysa bir islam devleti gayri müslimlerden ya cizye alır ya da onlarla harp eder.

- Türkiye islam devleti olmadığı için ordusu da hukuken bakıldığında islam ordusu değildir ve gayri müslim vatandaşların(!) orduda askerllik yapması çok doğaldır. Halk da çoktan bunu kabullenmiştir. Hatta geçenlerde bunlardan bir asker ölünce en yetkili bakanlardan biri onun için de "şehit" demiştir. Düşünebiliyor musun hocam, İslam ordusu olduğunu iddia edeceksin ve içine gavurları da alacaksın?

- Bir İslam devletinde asla görülemeyecek şekilde, Türkiye'de hayatın her alanında kadınlar ile erkekler hem de tesettürsüz olarak birbirlerine karışabiliyorlar. İslam devleti zan ettiğin devletin, bunda yana hiçbir rahatsızlığı olmadığı gibi, bunu daha da fazla destekliyor ve kadın-erkek eşitliği iddiası ile bunun bir anda önce daha da artması için gece gündüz projeler geliştiriyor. Belki okulları, liseleri, üniversiteleri ve devlet kurumlarını hiç görmedenin. Bilmiyorum hiç minibüse de mi binmedin? Ya da en azından yanından da mı geçmedin? Sen nerede yetiştin hoca?
- Kadınlar seçip seçilebiliyorlar.

- Erkeklerin cahilleri de idareci olabiliyorlar.

- Düşünebiliyor musun hocam, gayri müslimler vatandaş olabildikleri gibi devlet memuru da olabiliyorlar.

- Küfür sistemine tabi olarak kurulan partiler ve küfür üzere kanunlar çıkartan bir meclis Türkiye'yi yönetiyor.

- Küfür sisteminin insanı küfre sokan yeminini etmeyenler seçilmiş de olsalar vekil olamıyor, mazbata alamıyorlar. Sadece bu küfür yemini etmekle de kurtulamıyor vekiller, hemen her gün islam hukukuna zıt yasaları ya da kararları oylayıp onay vermek zorundalar.


- Her türlü haram, günah ve fuhşiyat serbestçe ve yasa korumaları ile "bir tercih hakkı" ve "Özel hayat" görülerek yapılabiliyor.

- Türkiye'de domuz eti yemek, satmak, hatta kasaplarda satmak bile serbest.

- Türkiye'de içki üretmek, pazarlamak, dağıtmak, satmak ve içmek serbest.

- Türkiye'de zina serbest hocam zina serbest!!!! Ve hiçbir cezası yok.

- Türkiye'de resmi olarak kanunlar da Türkiye'yi bir İslam devleti olarak tarif etmiyorlar. Ticaret hukukundan medeni hukuka kadar, ceza yasalarına kadar hiç bir şey İslami değil. (Son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri efendi bu hususa dikkat çekerek "Medeni kanunun kabulü ile Türkiye darül harp olmuştur" diye yazmış. Bunu da daha önce kaynağı ile yayınlamıştım."

- Türkiye halkının yüzde doksan sekizinin müslüman olduğu da bir masalsı söylem. Yüzde doksan sekizinin Müslüman olduğu ve İslam'ı bildiği bir ülkede küfür üzere ve felaketlere götürücü isyanlar üzerine bir yaşam ve rejim iki gün ayakta duramaz.

- O hastalıklı ruh halinden sıyrıl, nefsinin elinden kurtul ve sokakları, esnafı dolaş biraz. Sokaktaki insan amentüyü, islamın şartlarını, imanın şartlarını, dört büyük meleği sayamıyor. Geçelim bunları koca koca anneler, babalar doğru düzgün gusül abdesti almayı bilmiyor. Bunlardan çok daha büyük bir kitlenin ise gusül abdesti diye bir derdi bile kalmamış.

- Hayatın her anı, her mekanı günah ile dolu. Her an bir faiz reklamı. "Şeker bayramı kredisi" bile geleneksel olmuş. En sağlam molla görünümlü esnaf bile günde yüz kere kredi kartından cırtlatıyor. "E ne yapalım?" diye bir bahane türemiş, kendilerini kandırıyorlar.

- İçki içmeyen, kızlarla flört edip zina etmeyen gençlere "sorunlu" diye bakılıyor. Anneler babalar kızlarını oğullarını bilerek ve isteyerek zinaya, harama, şatafatlı ve isyan-küfür üzere bir hayata sevk ediyorlar.

- İstatistik yapanlar, liselerden bakire olarak mezun olanların oranını yüzde on olarak tahmin ediyorlar. Üniversitleri zaten mevzu etmeye değmez. Kantinlerde prezervatif satıyorlar.

- Resmi bir araştırma bu kadar dinsizlik, maneviyatsızlık, isyan, küfür, nefsaniyet, zulüm, sevgisizlik batakhanesine dönüşmüş olanTürkiye'nin vatandaşlarından dörtte üçünün ruh hastası olduğunu tespit etmiş. Bir bak etrafına, ne kadar çok insan yeşil reçeteli ilaç kullanıyor.

- 22 yaşında olan, adı bir peygamber adı olan esnaftan bir kişiye "gusül abdestinden" sordum da "O ne abi?" dedi..

- Ailesi mutaassıp bilinen 18 yaşındaki lise mezununa "İmam-ı Azam'ı duydun mu?" diye sorarken yanımdaki arkadaşım böyle bir soru sormama bir an şaşırmıştı ama ben o gencin "duymadım" cevabını vereceğine emindim ve öyle cevap verince arkadaşım bir daha şaşırdı.

"İnancım var. Müslümanım" diyen emekli bir TSK subayına İslam'ın şartlarını sorarken de doğru cevap veremeyeceğinden emindim ve"Dokuz muydu, on bir miydi" diye mırıldandıktan sonra doğru cevabı veremedi.

- Herkes biliyor ki askerin çoğunun guslü yok. Ve bu rejim onlara harami olsunlar diye bilerek haram yediriyor.

"İmam nikahı"nın bir tercih hakkı olduğunu düşünen, hakkında hiçbir şey bilmeyen milyonlarca sözde müslüman var bu ülkede. 32 farzı bilemeyeceklerini bildiği için geline de damada da bunları sormayan binlerce sözde hoca da var...

İstersen çevrendeki çok küçük bir azınlığın arasından sıyrıl ve gir bi gençlerin ve halkın arasına ve sor bakalım,
Mihrap Ne?
Minber ne?
Fıkıh ne?
Tefsir ne?
Mekruh ne?
Müstehap ne?
Dört melek hangileri?
Gusül ne?
Guslün farzı kaç?

Sana iddia ediyorum, ispat da ederim, bu memleketin yarısı bile Müslüman değil. Yarısı bile müslüman olsa ekranlar, gazeteler, dergiler, sokaklar, caddeler böylesine iğrenç olamazdı. Çünkü müslümanlar bunca rezalete kayıtsız kalamaz ve düzeltirdi.

En sakin caddelerde bile 8-10 güzellik salonu var ve bunların bir kısmı sırf fuhuş için açık. 13 yaşındaki kızlar haftada iki kere güzellik merkezine gidiyorlar ki bunlar sosyete kızları değil, herhangi bir mahallenin sakinlerinin kızları. Her taraf cinsiyet değişimi yapan merkezlerle dolmuş. Kestiren sokaklarda terör estiriyor. Bizim mahalle karakolundaki hemen her polisi tanırım. Çoğu yakın arkadaşım. Onların yaptığı tesbite göre sadece bizim mahallede (dikkat semtte değil mahallede) tam68 tane fuhuş evi var. Buralarda 190 küsur kadın çalışıyor. Bu kadınlardan Yaklaşık üçte biri evli ve çocukları var ve kocalarının rızası ile bu köpekliği yapıyorlar.

Hala diyanet kadrosunda mı hizmet veriyorsun ya da Haseki'de okurken yeyip içtiniz mi bilmem ama bu İslam devleti(!) sizin masraflarınızı da maaşlarınızı da genel evlerden topladığı vergilerle ödedi-ödüyor.

Manukyan'ın aldığı vergi ödülünü hatırlatmaya gerek yok, zaten zihninde çakmıştır o hatıra şu anda... Ama sakın miden bulanmasın, her İslam devletinde böyle sızmalar olabilir değil mi hocam? Zaten sen ve senin gibiler devlet yetkilisi olmadığınız için size bir vebal yok değil mi hocam? Ya da ne bileyim yine bir şeyler bul ve uydur da kendini bu yükten kurtar be hocam?

Buraya daha yüzlerce belki binlerce madde ekleyerek hem devletin uygulamaları hem de halkın hali açısından bakıldığında Türkiye'nin diğer darül harp devletlerinden hiçbir farkı olmadığının, ZERRE KADAR farkı olmadığının ve pek çoğundan daha bozuk, daha adaletsiz, daha sapkın bir halde olduğunun daha geniş izahlarını yapabilirim ama anlamak isteyene bu yazdıklarım da kafi..

Fıkhi açıdan da nereleri bir daha okuyup kabul etmen ve ayak sürtmemen gerektiğini eminim benim kadar iyi biliyorsun.

Sana en vahim olan gerçeği de söyleyeyim ve çok dar vakitte, acele ile yazdığım bu savunma hakkımı sonlandırayım:

"Bu memleket ta 150 senedir senin gibi asalak ve ahmak tipler yüzünden, sözde hocalar ve İslamcılar yüzünden bu halde ve yüz elli senedir doğru düzgün islam alimi yetişmediği, senin gibi imalat hataları yetiştiği için, haramla beslenen hocalar yetiştiği için bu küfrü yıkamıyor.

Düştüğü halde, kendisinin ayakta olduğuna inanan birisini kim nasıl tekrar ayağa kaldırabilir? Ya da lağımın ta içinde, en dibinde dünyaya gözlerini açıp dünyanın normal halini bu lağım çukuru gibi zan etmiş birilerine kim çiçek bahçelerini, gül kokularını anlatabilir?"

NOT: Bu yazı çok aceleye geldi. sana tavsiyem ben edebiyatçı müsveddesinin bu hususlarda daha önce kaleme aldığı onlarca yazıyı bulup istifade etmen.

| Mehmet Fahri Sertkaya
  Edebiyatçının teki
  AkademiDergisi.com


Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV
darü'l-harb, faiz, İslâm, darü'l-islâm,YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN DÂR-ÜL HARP VE FÂİZ MESELESİ
Dar'ül Harp'te Faiz Ve Diğer Meseleler



YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN DÂR-ÜL HARP VE FÂİZ MESELESİ



(Halk dilinde ve kolayca anlaşılır şekilde yazılmıştır.)

Dâr-ül Harp Ne Demektir ?

Müslüman olmayan bir devletin hakimiyeti altındaki topraklar için kullanılan fıkıh terimidir.

İslam siyasi hakimiyetinin sınırları dışında kalan, yönetim ve hukuk düzeni İslam esaslarına uymayan her ülke dâr’ül-harptir.

İslam hukukçuları, devletleri tarif ve tesbit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar, devletin siyasi, iktisadi, idari ve hukuki düzeninin İslam esaslarına dayandığı, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslami otoritenin elinde bulunduğu ülkelere darül islam, İslam düzeninin hakim olmadığı ve bu yetkilerin müslüman otoritenin elinde bulunmadığı ülkelere de darül harp adını vermişlerdir.

"Darü'l-harp" terkibi her ne kadar ilk bakışta "kendisiyle darü’l-islam arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke" manasını ifade ediyorsa da İslam hukuku kaynaklarında "darülislam dışındaki ülkeler" anlamında kullanılmıştır. Bir ülkenin darül harp sayılması için, o an itibari ile illa bir darül islam ülke ile harp halinde bulunması şart değildir.


Dar'ul Harb kavramı. Allah (c.ç.)'m inzal ettiği ahkamların/şeriatın
yerine başka ahkamların(yasaların) tatbik edildiği dardır/ülkedir.
Ancak, Dar'ul Harb kavramı; Dar'ul Küfür, Dar'ul Cehalet.
Dar'us-şirk, Bilad-ı Sirk, Bilad-ı Küfür, Daru
Kahr, Biladuladuvv, Biladul müşrikin, Ardülharb, Ardülküfr,
Arduşirk, Daruhum olarak da kullanılmıştır.
Bunların hepsi aynı manaya kullanılmıştır. Yani, şeriat ile idare edilmeyen, küfür ahkamı ile idare edilen ve içinde yaşayan müslümanların bir an evvel İslam devletine dönüştürmek ile vazifeli olduğu ülke demektir.
Bundan sebep, bir kişinin "Hayır Türkiye dar'ül harp değildir. Dar'ül cehalettir" demesi ya da "dar'us şirktir." diyerek "Türkiye dar'ül harptir" diyenlere itiraz etmesi, sadece samimiyetsizce bir laf cambazlığıdır. 
Ülkemiz ve Müslümanların Yaşadığı Diğer Bazı Ülkelerin Durumu

İslam tarihi boyunca halkı ve idarecileri Müslüman olan devletler, İslam Hukuku yani “şeriat” ile yönetildiği ve aksi hiç vukuu bulmadığı için ; minarelerinden ezan sesi duyulan her ülke, günümüze de halk arasında darü’l-islam olarak anılmaktadır. Oysa asıl olan, o ülkede bazı islam alametlerinin kalıp kalmadığı değil, ülkeden ne oranda müslüman yaşadığı değil, ülkenin hukuk ve yönetim şeklidir. Dolaylısıyla günümüzde birçok ülke darü’l-islam niteliğini kaybetmiştir.

İslam hukukuna göre, bir Müslüman, toplumda örnek olacak vatandaştır. Yaşadığı ülkenin kanunlarına da, İslamî ölçüler içerisinde uymak zorundadır. Her ne zaman ki beşerî/insanî kanunlar ve şer’î kanunlar çatışırsa, şeraite uymak önceliklidir.

Mesela darül harpte ya da darül islamda trafik kurallarına uymak Müslümanlar üzerine farzdır. Fakat darül harpte miras hukukunda beşerî sistem uygulanamaz. Kezâ nikah meselesi de büyük zıtlıklar içermektedir. Resmî nikah mahkemede fesh olunmakla kişi eşinden dinen boşanmış olmaz. Hükümet nikah muamelesi dinî nikahın yerine geçmediği halde, ülkemizde resmî nikah işleminden önce İslam’a göre şart olan nikah, suç sayılmaktadır. Misaller çoğaltılabilir. Vaziyet böyle iken, en meşhur ve bilinen İslam'i emirler bile yasaklanmış ve İslami yasaklar da serbest bırakılmış iken, ülkemizin darü’l-islam olamayacağı da açıktır. (Zina, evlilerin zinası, domuz eti, alkollü içkiler, eşcinsellik, çıplaklık, misyonerlik diye saymaya başlarsak, asla bir İslam ülkesinde serbest olamayacak yüzlerce şey ülkemizde serbesttir. Tam tersine olarak asla bir İslam ülkesinde yasak olamayacak şeyler Türk Ceza Kanunu'nda yasaktır. Mevcut kanunlara göre Kur'an ayetlerini okumak ve yazmak bile hakaret, vicdani baskı ve tehdit suçu teşkil etmekte ama sadece şu an için bunlara ceza verilmemektedir.)

Darü'l-harp olan yani beşerî(İlahi olmayıp insanların uydurduğu) kanunlar ile yönetilen ülkelerde şer’î kanunların bir kısmının uygulanmamasına dair Müslümanlara kolaylık sağlanmıştır.Bu emir ve yasaklar zaten uygulanmak istense dahi, beşerî sistemle yönetilir iken uygulanamazlar. Bu hüküm, dinin ya da kurallarının değişmesi değil ; Rabbimizin, İslam Hukuku uygulanmayan yerlerde yaşayan Müslümanlar için rahmet ve kolaylığıdır. Bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sünnet-i seniyyesi ile bu hükümlere delil/kaynak teşkil etmiştir.

Dar'ül harp bir beldede, İslâm’ın temel yönetimi ile ilgili hükümlerini uygulatmaya İslâm toplumunun gücü yetmeyeceği için had cezaları düşer (Kısas hükmü uygulanmaz, zina yapan recm edilmez, hırsızlık edenin eli kesilmez, iftira atana sopa cezası verilmez v.b.) ve harbiden(aynı ülkede kendisi ile harp halinde bulunulan ve otoriteyi ele alma savaşı verilen gayri müslimden), hırsızlık, gasp gibi bir yolla ele geçirilmemiş olan kumar ve faiz alacakları müslümana mübah olur. (Dar'ül harpte, harbi hükmünde olan bir gayri müslim kendi rızası ile faizli alış verişi kabul ederse, müslüman kişiden alacağı parayı daha sonra faizi ile geri vermeye rıza gösterirse, bu alış veriş müslümana da caiz olur.)

Faiz Nedir ?

Faiz, ödünç işlemlerinde ve alışverişte karşılığı bulunmayan hakiki veya hükmi fazlalıktır.

Faiz, Arapçada ve İslam Hukukunda “ribâ” kelimesi ile ifade olunur. Ve "fazlalık . nema, artma. çoğalma; yükseğe çıkma ; serpilip gelişme" gibi anlamlara gelir.

Fıkıh literatüründe ise ribâ, borç verilen bir parayı veya malı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla. yahut borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır.

Faizle ilgili olarak nüzul sırasına göre Kur'an'da ilk yer alan ayetin meali şöyledir: 

“insanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekata gelince, bunu yapanlar sevaplarını ve mallarını kat kat arttıranlardır" (Rûm suresi, ayet:39)

"Faiz yiyenler -kabirlerinden- şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden ayılışı gibi kalkacaklardır. Bu hal onların. 'Alım satım da tıpkı faiz gibidir' demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım satımı helal, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar. Allah faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden kimseleri sevmez ... 

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Şayet böyle yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından açılan savaştan haberiniz olsun. Ancak tövbe edip vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz" (Bakara suresi, 275-279 ayetler).

"Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin; Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz" (Âl-i İmran sr.30).

Faiz meselesinde asıl dikkat çekici nokta ise; faiz denilince maalesef akla sadece bankalara açılan mevduat hesapları ya da çekilen kredilerin gelmesidir. Oysa faiz, ödünç vermekte de, rehinde ve alışverişte de olur. Fıkıh kitaplarında faizin yetmişten fazla çeşidinin olduğu bildirilmektedir. Bunun için alış veriş ve başka sözleşme yapacak kimselerin, hangi hallerde faiz olduğunu iyice öğrenmesi gerekir. Bu bilgileri öğrenmek farz-ı ayndır. Bilmeyen kimse farkında olmadan faiz alıp verir, böylece büyük günaha girmiş olur. Haram olduğunu bilmediği için tövbe etmez

Hz. Peygamber esasta borç faiziyle hiçbir ilgisi olmadığı halde kaliteli bir hurma ile kalitesiz bir hurmayı kalitesizin miktarını fazla tutarak mübadele eden(değiş-tokuş yapan) bir sahabiye, "Katladın . riba yaptın" buyurmuştur. (Müslim)

Hayber Gazvesine katılan Ubade bin Sarnit'in rivayet ettiği hadisin meali şöyledir: 

"Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz, cinsi cinsine, birbirine eşit ve peşin olarak satılır. Malların sınıfları değişirse peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın" (Müslim)

Alışveriş faiziyle ilgili hadislerden anlaşıldığına göre aynı cins para veya malların birbiriyle peşin mübadelesinde(değiş-tokuş yapılması) bedellerden birindeki fazlalık faizdir; buna fazlalık faizi denir. 

Bedellerden birinin parayla alınıp satıldığı durumlar hariç bu malların birbiriyle vadeli olarak mübadelesinde de ister tek bedel ister iki bedel de vadeli olsun, yine faiz cereyan eder; cinslerin aynı veya ayrı miktarların eşit veya farklı olması durumu değiştirmez . Bu faiz türüne de veresiye faizi adı verilir. 

Fazlalık faizi ise, aynı cinsten iki malın veya paranın peşin mübadelesinde bedellerden birinde bir fazlalığın bulunması halinde gerçekleşir. 
Nicelik olarak ölçülebilen bu fazlalık mallar arasındaki kalite, ayar veya işçilik farkından dolayı verilse bile faiz kapsamına girmektedir.

Mesela işlenmiş bir altın, fazla miktarı işçiliğe karşılık tutularak kendisinden daha ağır bir altınla mübadele edilemez. Çünkü Hz. Peygamber, içinde altın , gümüş ve cevher bulunan bir gerdanlı¬ğın tahmini bir para (altın) karşılığında satışına izin vermemiştir. Gerdanlıktaki altınların çıkarılmasını emretmiş ve altınlar çıkarıldıktan sonra. "Altını altın karşılığında tartı ile (eşitliğe riayet ederek) mübadele edin" buyurmuştur. (Müslim)
.
Buna göre mesela 24 ayar 10 gram altın, 18 ayar 12 gram altınla veya 10 gramlık bir bilezik, 12 gramlık külçe altınla değiştirilse bu gram farkIarı fazlalık faizi sayılır. 
Fazlalık faizi altın ve gümüşün dışında kalan malların peşin değişiminde de cereyan edebilir.

Nitekim Ebu Said ei-Hudri ve Ebu Hüreyre'den nakledilen bir hadisin meali şöyledir : 

"Resülullah bir zatı Hayber'e vali göndermiş, o da kaliteli bir hurma getirmişti. Resul-i Ekrem Hazretleri ona, 'Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?' diye sordu : O da: “Hayır ya Resülallah! Biz bunun bir ölçeğini iki ölçeğe. iki ölçeğini üç ölçeğe alıyoruz” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, 'Öyle yapma; adî hurmayı para ile sat, sonra bu para ile kaliteli hurma al' buyurdu" (Müslim)

Karşılıklı bedeller eşit tutulmuş olsa bile vade halinde veresiye faizi doğar. Mesela 10 gr altın, vadeli 10 gr altın veya 750 gr gümüş karşılığında satılırsa veresiye faizi ortaya çıkar.

5 gr altın ödünç verilip 5gr olarak geri alınır. Fakat 5gr altın, 3 ay sonra 5gr altın ile değiştirilmek üzere verilemez.

İslam'ın izin verdiği vadeli satış türü, bedellerden birinin para olduğu muameledir. 
Paralı bir muamelede; ister mal peşin, para vadeli; ister para peşin, mal vadeli olsun, alım satım caizdir.

Dar’ül harpte Faiz

İmâm-ı Âzam Ebü Hanife ve İmam Muhammed'e göre, dar’ül harpte müslümanla harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Aynı şekilde Hanefi mezhebine göre darül islamda yapıldığında fasid kabul edilen alışveriş ve ticari muameleler, bu arada kan, domuz ve ölü hayvan eti satmak, bahis oynamak da darül harpte caizdir. (Bunların da detaylı fetvaları mevcuttur ve bahis oynayabilmesi için o müslümanın, yüzde yüz kesinlik ile kazanacağını bilmesi gerekir.)

Ancak bu türlü muamelelerde müslümanın bu işlemlerden kazançlı çıkması şartı vardır.

Dâr'ül-harpde, müslümanın, kâfirlere ödünç vererek, onlardan faiz almasının caiz olduğu bütün kitaplarda yazılıdır. 

Dâr'ül-harbde, gayri müslimlerin mallarını faiz, kumar, fâsid bey’ ile almak helaldir. Bu yollarla müslümanın zarar etmesi ise, helal değildir. (Redd-ül Muhtar)

İmam-ı a’zam ve imam-ı Muhammed, “Dâr'ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında(ki muamele) faiz olmaz(faiz sayılmaz)” buyurdu. (Mültekâ)

Dâr'ül-harbde, bir müslümanın, kazanmak şartı ile, kumar, faiz ve sigorta yolu ile, para kazanmasının caiz olduğu, (Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtâr) gibi muteber eserlerde yazılıdır. Aynı husus Mecma’ul-enhür ve Dürer’de de,”Lâ ribâ beynel müslimi vel harbiyyi fi daril harbi = Dâr-ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında faiz yoktur” hadis-i şerifi ile bildirilmektedir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır. Fakat, mallarına saldırmak, zorla almak caiz değildir. Diyanet Ansiklopedisi’nin faiz maddesinde de böyle yazmaktadır.

Dâr'ül-harbde, kazanmak şartı ile, kazanacağını kesin olarak bildiği hallerde, bahse girmek, yani bir nevi kumar oynamak da caizdir. 

Rum suresinde, “Rumlar, en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” buyrulmaktadır.

Müşriklere göre ise, bu, inanılacak şey değildi. Halbuki Allahü teâlânın vaadi mutlaka gerçekleşecekti. 

Hz.Ebû Bekir, sure-i celîlenin inişinden sonra müşriklere, “Bu galibiyet, sizi sevindirmesin. Birkaç yıl sonra Roma, Farsa(iran'a) mutlaka galip gelecektir”demişti. 

Müşrikler, “Bu birkaç yıl ne kadar zaman?” diye sordular. “Üç yıl” diye cevap verdi. Übeyy ibn-i Halef, “Yalan!” diyerek, on deveye Hz.Ebu Bekir ile bahse tutuştu. Hazret-i Ebu Bekir, durumu Resul-i ekreme haber verdikleri zaman, Peygamber Efendimiz, “Birkaç yıl, 3-9 yıl arası demektir, deve adedini çoğalt ve müddeti de uzat.” Buyurdular.

Hz.Ebu Bekir, Übeyy’i arayıp buldu. Übeyy, “Ne o, pişmân mı oldun?” dedi. 
Hz.Ebu Bekir, “Hayır pişmân olmadım. Seninle bahsi artıralım. Yüz deve yapalım. Müddeti de dokuz yıla çıkaralım” dedi. 
Übeyy, durumdan çok emindi. Romalıların hiçbir vakit, yeniden savaş edebileceklerine ihtimâl vermediği için, “Peki yüz deve, dokuz yıl olsun” dedi.

Dokuz yıl sonra, Bedir’de Müslümanlar, müşriklere Allah’ın yardımı ile gâlip geldikleri sırada, Romalılar da Farslılarla/İranlılarla, tekrar giriştikleri savaştan muzaffer olarak çıkmışlardı. 

Hz.Ebu Bekir bahsi kazanmıştı. Fakat develerini bizzat Übeyy’den isteyemedi. Übeyy, Uhud’da yaralanmış ve Mekke’ye dönüşünde ölmüştü. Develeri Übeyy’in vârislerinden aldı. Bu durum müşrikleri iyiden iyiye düşündürdü. İçlerinden birçoğu, müslümanlığı kabul etti. Böylece Kur’an-ı Kerîm’in bir mucizesi daha meydana çıktı. (Medarik,Tibyan)

Mekke-i Mükerreme, o zaman İslam ülkesi olmadığı ve Hz.Ebu Bekir’in kazanması garanti olduğu için bu bahis işi caiz görülmüştü.

Bunun için İmam-ı a’zâm ile İmam-ı Muhammed’e göre, ribâ ve kumar gibi şeylere ait fâsid akidler, dâr-ül-harbde, müslümanlar ile kâfirler arasında caizdir, yapılabilir. (Mülteka)

Dâr-ül-harbde, kazanmak şartı ile bahse girmenin caiz olduğunu gösteren bir misâl daha verelim:

Meşhur bir pehlivan olan Rükâne, koyunlarının üçte birini bahse koyarak Peygamber efendimize güreş teklifinde bulundu. Resulullah efendimiz, defalarca Rükâne’yi yenip koyunların tamamını aldı. Sonra da ihsan ederek hepsini geri verdi. Rükâne müslüman oldu. (Mebsut, Mevahib-i ledünniyye, Şevahid-ün-nübüvve)

Burada mesele haramın helale döndürülmesi değil; Müslümanların kalkınmak ve kuvvetlenmek için açık her kapıdan faydalanmaya çalışılmasıdır. Zorla, kâfir dahi olsa, kimsenin malına zarar verilemez, el konulamaz, hatta izinsiz zarar vermeden bile kullanılamaz.

Asıl olan Müslümanın malını ticaret ile çoğaltmasıdır. Fakat dâr’ül harp olan bir yerde parasını muhafaza etmek için bankaya yatıran Müslümanlara, “Faizin haram olması sebebiyle getirisini alamazsınız.” demek de zulümdür. Sermayesi gayr-i Müslimlere ait bir bankada parayı terk etmek ancak o kafirlerin kalkınmasına yarar. 

Üstelik bu hüküm sadece Müslüman ile zımmî yani gayr-i Müslim arasında geçerlidir.

Müslüman,Müslüman kardeşine faiz uygulayamaz. Kendisi de gayr-i Müslime faiz ödeyemez. Müslüman kardeşine yardımcı olur, kafirin kalkınmasına yardımcı olamaz.

Dâr'ül-harbde, bir müslümanın, kazanmak şartı ile, kumar, faiz ve sigorta yolu ile, para kazanmasının caiz olduğu, (Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtâr) gibi muteber eserlerde yazılıdır. Aynı husus Mecma’ul-enhür ve Dürer’de de,”Lâ ribâ beynel müslimi vel harbiyyi fi daril harbi = Dâr-ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında faiz yoktur” hadis-i şerifi ile bildirilmektedir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır. Fakat, mallarına saldırmak, zorla almak caiz değildir. Diyanet Ansiklopedisi’nin faiz maddesinde de böyle yazmaktadır.

Dar'ül harp olan bir devlette yaşayan müslümanlar da, yenilmesi haram olan şeyleri yiyemezler. Dar'ül İslam'da yenilmesi haram olanlar dar'ül harpte de haram olur. Bir et ürününün helal olup olmaması sadece besmele ile kesilip kesilmemesine bağlı değildir.Beslenme aşamasından, kesim şekline, kesim şartlarına ve ambalajlanma şekline kadar pek çok önemli husus vardır.
Bulunduğunuz civarda, gerçekten İslami usullere göre üretim yapan bir firma yoksa, marketlerde gördüğünüz et ürünlerini yiyemezsiniz. İslami bir firmanın ürününü buldu iseniz ve üzerinde "İslami usullere göre üretilmiştir." yazıyorsa, yemeniz caiz olur. Yine de gerçek anlamda islami usullere riayet edilmediği endişesine sahipseniz, yememeniz takva olur.
Böyle durumlarda balık yemeyi tercih edebilirsiniz. Balık hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler hatta tamamen dinsizler tarafından da avlansa, bir müslümanın onu yemesi helal olur. Tertemiz şekilde işlemden geçirilip konserve haline getirilmiş balıklar hem ekonomik hem de daha besleyici ve faydalı olur.
Bu hususlarda zorlanıp helal haram demeden herhangi bir markanın et ürünlerini satın alıp yemek felaketlere sebep olur. Leş hükmüne dönmüş o et ürünlerini yiyenlerin 40 gün boyunca namazı, orucu, duası bile kabul olmaz. İman nuru zayıflar, bedene nefis hakim olur ve haram yedikçe haramiye dönüşür. Kötüye gidişi fark edip kendini toparlamak istediğinde Allah da yardımcı olur ve bol bol bela musibet verir. Malumunuz, haramlardan, isyanlardan kapkara olmuş bir kalbin temizliği de, pas tutmuş bir demirin temizliği gibi ateşle olur. Azapla olur. 


TÜRKİYE, İMAM-I AZAM'A GÖRE DE KÜFÜR DEVLETİDİR, darü'l-harb, imam-ıazam, türkiye, darü'l-islâm, İslâm,
Türkiye darül harptır.



TÜRKİYE, İMAM-I AZAM'A GÖRE DE KÜFÜR DEVLETİDİR.

İmam-ı a’zama göre bir ülke üç şartla dar-ül-harb olur:
1- Dar-ül-harbe bitişik olması. Yani etrafında hiç dar'ül islam(islam devleti) olmaması
2- Müslüman inancıyla güvence içinde olmaması. Yani eman içinde olmaması.
3- O ülkede gayri islami hükümlerin tatbik edilmesi.

İmameyne (İmam-ı Azam'ın iki müctehid talebesi imam-ı Ebu Yusuf ile imam-ı Muhammed'e) göre ise gayri islami hükümlerin uygulandığı andan itibaren o ülke dar-ül-harb olur ve başka şarta bakılmaz.

Şimdi:

1- Türkiye'nin sınır komşuları arasında hiçbir islam devleti yok.

2- Müslümanlar Türkiye'de inançları açısından bakılınca güven/emniyet ve özgürlük içerisinde değil. İmam nikahı kıydırmak bile resmen suç. Hapis cezası var. Camideki imamlar bile "şeriat" diyemiyorlar. Din kültürü öğretmenleri bile İslam'ın pek çok temel esasını anlatamıyorlar. Her müslüman inancı ile baskı altında ve özgürce islami esasları savunamıyor. "Aman ağzımdan kalemimden bir şey kaçacak da mahkemelerde hapishanelerde sürüneceğim" diye sıkıntı içindeler. Hala sürekli olarak İslami mücadele verenlere hukuki sıkıntılar çıkartılıyor.

3- Türkiye'de TAMAMEN gayri islami hukuk tatbik ediliyor. Medeni hukuktan, ticaret hukukuna, miras hukukundan ceza yasalarına kadar her ama her şey gayri islami.... Hatta o kadar ki, zina, evlilerin zinası, domuz eti, şarap, kumar çeşitleri, ibnelik/lutilik, misyonerlik, ateistlik, gayri müslimlerin memur olması, asker-subay olması bile serbest...

Bütün bu manzaraya rağmen Türkiye'nin İslam devleti olduğunu iddia edebilecekler için atış serbest....


Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com
www.SpaceExplorer.TV
www.SaglikliYasam.TV


Sosyal Medya

www.Google.com/+MehmetFahriSertkaya
www.Google.com/+SpaceExplorerTV1
www.Google.com/+AkademiDergisi
www.Google.com/+TeknoAkademiTV
www.Google.com/+SaglikliYasamTV
Türkiye Darü'l Harp'tır, darü'l-harb, darü'l-islâm, tanzimat, İslâm, Abdülhamid Han, Târih, türkiye,
Tanzimat Fermanı Esasları



Türkiye Darü'l Harp'tır, darü'l-harb, darü'l-islâm, tanzimat, İslâm, Abdülhamid Han, Târih, türkiye,
Tarihten bir görüntü.
Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan "Devletin dini, din-i İslam'dır." maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O'nun, darül harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, müslümanların halifesi ve Osmanlı'nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır. 

Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir.

Bu topraklar darül harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam'ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce müslümanları etraflarına toplayanların bile hiç bir şeyden haberleri yoktu/yok. 

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar "İslam Dinini Tetkik Cemiyeti" kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul'a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam'a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid'e"İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!" dedirtti.

Sultan Hamid, Japon elçiye "Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır." deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere "Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım." dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam'dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu. 

Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı.Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa'ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu? 

Daha şapka inkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fıransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip "Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır." diye yazdı. 

Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu'ydu... Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz'a en büyük yalıyı dikmekti... Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han'a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri "Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik'ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et." dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı. 

Sonunda da sözde Müslüman atalarımız hak ettikleri muameleyi buldular. Düşman işgalleri, katliamlar, tecavüzler, esir düşüp dünyanın dört bir tarafında can veren askerler ve daha neler neler yaşandı... Tam kurtulduk zan ederlerken, bir de İngiliz İşbirlikçisi hain Sabetayistlerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından yaptıkları üstüne üstüne geldi... On sene süren, bu milletin müslüman kimliğini değiştirme projeleri... Bu anda bile, az sayıda kalan İslam alimlerinin can derdine düşüp, korkup hizmet etmemeleri... 

Şimdi nerede ise her mahallede bir şeyh var... Sözde bunların geriye doğru silsileleri var. Kendilerinden önce yaşamış ve vazifelerini onlardan devir aldıklarını iddia ettikleri şeyhleri var. Peki nerede idi İslam'ın arz üzerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde bu şeyhler? Bir tek devrin gerçek Mürşidi kamili İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri ve ondan sonra vazife kendisine verilen Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri vardı. Diğerleri ya sus pus olup evlerinden çıkmaz olmuşlardı yada Yeni Türkiye'nin sınırları dışında kalan eski Osmanlı topraklarında bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Bunlar bile bir kaç kişiden fazla değillerdi ve kayda değer neticeler alamamışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri okutmaya talebe bulamamış amele pazarından ameleleri alıp onları okutmuştu. Onları, çiftliğinde, yevmiye ile çalıştırıyormuş gibi gösterip ders okutmuştu. Ben de bu ilimleri birilerine okutmaz isem gelecek nesiller İslami ilimleri nasıl bileceklerderdine düşmüştü... Detayına girsek çok çok uzun gider ama İslam'ın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul bile bu hale düşmüştü. Gerisini siz hesap edin. 

Şimdi, sözde kendini mürşid/müceddid ilan edip, ne din ilmi, ne tarih bilmeden, "Bu ülkede beş vakit camilerde namaz kılınıyor. Burası nasıl darül harp olur?" diyen serserileri, maneviyat yolunun yol kesici eşkiyalarını da sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Sanki Hıristiyan Avrupa ülkelerinde beş vakit camilerde namaz kılınmıyor. Hatta onların hakları bizden fazla, onlar tesettürlü ve sakallı olarak devlet dairelerinde çalışıyor.Dahası, hiç mi fıkıh bilmezler! Fıkıh da camilere, cemaate bakılır diye bir kaide mi geçiyor? Öyle olsa bile, camilerin cemaatin ne halde olduklarını bunlar bilmiyorlar mı?